Minimalizm, son yılların popüler yaşam felsefelerinden biri olarak öne çıksa da, herkes üzerinde aynı etkiyi yaratmıyor. Daha sade evler ve daha az eşya fikri birçok kişiye cazip gelse de, uzmanlar fiziksel dağınıklığın azalmasının bazı bireylerde zihinsel rahatlama sağlarken, bazılarında yeni bir stres kaynağına dönüşebileceği konusunda uyarıyor.

Cumhuriyet'e konuşan Bakırköy Prof. Dr. Mazhar Osman Ruh Sağlığı ve Sinir Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nden psikiyatrist Ali Yavuz, fiziksel dağınıklığın zihinsel yükü artırabileceğini belirtti. Yavuz, çevredeki her eşyanın zihinde bir uyaran yarattığını, dağınık masa veya yarım kalan işlerin kişiye sürekli “Bununla da ilgilenmelisin” mesajı verdiğini ifade etti. Bu durumun, özellikle yoğun çalışan, kaygı düzeyi yüksek veya dikkat toplamakta zorlanan bireylerde daha belirgin hissedildiğini dile getirdi.

‘DAĞINIKLIK HERKESİ AYNI ŞEKİLDE ETKİLEMİYOR’

İnsan zihninin bilgi işleme kapasitesinin sınırlı olduğunu vurgulayan Yavuz, fazla uyaranın dikkat ve karar verme süreçlerini zorlaştırabileceğini söyledi. Dağınıklığın herkes üzerinde aynı etkiyi yaratmadığını belirten Yavuz, bazı bireylerin eşya dolu bir ortamı sıcak ve güvenli bulduğunu, bazılarının ise aynı ortamda kontrol kaybı ve huzursuzluk hissedebildiğini aktardı. Minimalizmin bazı kişilerde kontrol hissini güçlendirip zihinsel ferahlık yaratırken, bazı kişilerde ise “Daha düzenli olmalıyım” baskısına dönüşebildiğini ifade etti. Düzenli bir yaşam alanının kişiye çevresi üzerinde hâkimiyet hissi verdiğine dikkat çeken Yavuz, dağınıklığın ise kimi bireylerde sürekli yapılacak işler olduğu düşüncesini tetikleyerek zihinsel yük oluşturabildiğini söyledi.

SOSYAL MEDYADA ‘KUSURSUZ EV’ ALGISI

Minimalizmin sosyal medya etkisiyle zaman zaman farklı bir baskı biçimine dönüştüğünü aktaran Yavuz, özellikle “mükemmel minimal ev” paylaşımlarının kişiler üzerinde yetersizlik hissi yaratabildiğini vurguladı. Yavuz, bu içeriklerin yalnızca fikir almak amacıyla takip edilmesinin yararlı olabileceğini ancak “Benim evim de böyle kusursuz olmalı” düşüncesinin stres ve suçluluk duygusunu artırabileceğini belirtti. Minimalizmin bazı durumlarda tüketim kültürünün farklı bir versiyonuna dönüştüğünü söyleyen Yavuz, “Baskı artık ‘Daha çok şeye sahip olmalıyım’ değil, ‘Doğru ve estetik görünen eşyalara sahip olmalıyım’ anlayışıyla ortaya çıkıyor” dedi. Yavuz, bu durumun minimalizmi özgürleştirici bir yaşam tercihinden çıkarıp yeni bir statü ve performans baskısına dönüştürebildiğini ifade etti.

‘ÖNEMLİ OLAN HAYATI HAFİFLETMESİ’

Sağlıklı minimalizmin yalnızca eşya azaltmak anlamına gelmediğini vurgulayan Yavuz, temel amacın hayatı hafifletmek olması gerektiğini ifade etti. Yavuz, kişinin sadeleştikçe kendisini daha özgür ve rahat hissediyorsa bunun olumlu bir süreç olduğunu belirtti. Ancak sürekli eşya atma ihtiyacı duyulmasının, işlevsel eşyalardan dolayı suçluluk hissedilmesinin ya da evin “yaşayan bir alan” yerine “dokunulmaz bir sergiye” dönüşmesinin ise minimalizmin amacından uzaklaştığını gösterdiğini söyledi. Yavuz, sözlerini şu soruyla sonlandırdı: “Asıl soru şu: Bu sadeleşme süreci kişinin hayatına alan mı açıyor yoksa onu daha kaygılı, gergin ve katı kurallarla yaşayan birine mi dönüştürüyor?”