Özgür Özel'den Erdoğan'a: 'Burnunun dibindeki bu soygunu nasıl görmüyorsun?'

Yeni Parti Genel Başkanı Özgür Özel, borsa fonlarında yaşanan ve ekonomide milyarlarca dolarlık kayba yol açan olayları "asrın vurgunu" olarak…

Özgür Özel'den Erdoğan'a: 'Burnunun dibindeki bu soygunu nasıl görmüyorsun?'

Yeni Parti Genel Başkanı Özgür Özel, partisinin TBMM’de düzenlenen grup toplantısında yaptığı konuşmada, iktidarın ekonomi politikalarını, tarım krizini ve son dönemde gündeme gelen borsa fonlarındaki hareketlilikleri sert bir dille eleştirdi. Özel, cumhuriyet bayramı kutlamalarından parti içi demokrasi adımlarına, tarım sektöründeki sıkıntılardan "asrın vurgunu" olarak nitelendirdiği olaylara kadar birçok konuda çarpıcı iddialarda bulundu.

Özgür Özel’in konuşması şöyle:

Değerli yol arkadaşlarım, Türkiye'nin dört bir yanından gelerek grup toplantımızı onurlandıran kıymetli konuklarımız, bizleri ekranları başından izleyen, radyolarından dinleyen sevgili yurttaşlarımız; sizleri yeni partimiz adına sevgi ve saygıyla selamlıyorum. Hepiniz hoş geldiniz.

Geçen hafta Cumhuriyet Bayramı'nda hep birlikte Anıtkabir'deki resmî törene iştirak edip Atamıza saygımızı sunduktan sonra İstanbul'da, Kadıköy'de, yeni partimize yeni katılan Kadıköy Belediye Başkanımızın davetiyle 33 yıldır Kadıköy'de gerçekleştirilen Cumhuriyet Bayramı yürüyüşüne katıldık.

30 yıldır da oradaydık. Büyük bir kalabalık vardı. Geçen yıl ilk kez partinin genel başkanı olarak oradaydım. Tüm İstanbul'dan çok önemli bir katılım vardı. Bu sene, geçtiğimiz yıllara oranla hem İstanbul'da yaşananlar hem o günkü iklim şartları gereğince çok daha mütevazı bir katılım beklenirken tüm zamanları aşan, adeta vatandaşın geceleyin sokağa çıkıp Cumhuriyet'e sahip çıktığı, saldırılara karşı Cumhuriyet'e ve Cumhuriyet'i koruyanlara karşı göğsünü siper ettiği, yan yana, omuz omuza durduğu muhteşem bir geceyi hep birlikte yaşadık.

Bu vesileyle 81 ilde, yurdun dört bir tarafında yüreği Cumhuriyet sevgisiyle, vatan sevgisiyle ve Atatürk sevgisiyle atan tüm yurttaşlarımızı selamlıyorum. Cumhuriyet Bayramımız bir kez daha kutlu olsun.

Yeni parti yine sahadaydı, sokaktaydı, çarşıdaydı, pazardaydı, köylerdeydi. Millet neredeyse yeni parti oradaydı.

Biz de hafta sonunu yine önce İstanbul'da karşıladık. Ümraniye-Ataşehir-Göztepe metro hattının, sürücüsüz metro hattının test sürüşünü gerçekleştirdik. Test sürüşüne iştirak ettik ve telsizden ilk komutu verdik.

Ümraniye'yi denize bağlayan, Anadolu Yakası'nı kuzeyden güneye, güneyden kuzeye doğru kat eden, yani yoksul mahalleleri kentin daha gelişmiş kısımlarına bağladığı için sosyolojik olarak da büyük önem arz eden büyük bir projenin tamamlandığını büyük bir memnuniyetle gördük.

Küçük bir hatırlatmaya burada da ihtiyaç var. Geçen dönem birlikte görev yaptığımız arkadaşlarımız bizzat yaşadılar, sizler takip ettiniz. 2017 yılının büyük tartışması şuydu: Belediye AK Parti'deydi. İstanbul Büyükşehir Belediyesi, daha önceden karar verilen, başlatılan, projelendirilen 10 metro hattını durdurmaya karar verdi. Dediler ki: "Oraya verilecek parayı buraya vereceğiz. Metroya verirsek maaşları ödeyemeyiz."

İstanbul Büyükşehir Belediyesi için 2019'da aday Ekrem İmamoğlu çıktı. Kampanyada büyük bir özgüvenle, "O 10 metroyu yapacağım." dedi. Dediler ki: "Yapamazsın. Arkasında devlet var. AK Partili Büyükşehir Belediye Başkanı yapmamışsa..."

Durdurmuş, hatta o dönemin ulaştırmadan sorumlu genel sekreter yardımcısı Ulaştırma Bakanı oldu. Sonra İstanbul kaybedildikten sonra geldi, burada Ulaştırma Bakanı oldu.

Bütçe görüşmelerinde tartışıldı: Metrolar yapılır, yapılmaz, beton döktüğünüz... Yapmadık. Ekrem Başkan, dünyada raylı sistemler konusunda, bunların projeleri ve finansmanı konusunda çok liyakatli bir ismi arada buldu. Pelin Hanım'ı getirdi. Onu dünyadaki bütün metroları kredilendirenler tanıyor. Çünkü Japonya'nın hızlı tren hatlarını tasarlayanlar Pelin Hanım'ı tanıyorlar.

Pelin Hanım işe girişti. İstanbul'da da 10 metronun birden inşaatının sürmesi için ilk adımlar atıldı.

Gelinen noktada şuradayız: O 10 metronun altısı bitti, biri bitmek üzere, biri gelecek yıl, ikisi öbür yıl bitecek. Yani Ekrem İmamoğlu ikinci dönemini tamamladığında —ki maalesef ikinci döneminde sadece bir yıl, bir yıldan az bir süre görev başında kaldı— İstanbul'a verdiği sözü tam da verdiği günde tutmuş olacak.

Öyle bir noktadayız ki eski dünyada, yer altında 10 metro inşaatının birden ilerleyebildiği başka bir şehir yok, dünyanın hiçbir yerinde.

Ekrem İmamoğlu, dünyanın hiçbir yerinde görülmeyen bir başarıyla, bir yılda yaptığı metro hattıyla, yani toplam yaptığını görev süresine böldüğünüzde yılda 13,4 kilometre metro yaparak Sayın Erdoğan'ın görev süresinde yılda 1,3 kilometre yaptığı metro miktarının tam 10 katını gerçekleştirdi.

Trabzon'da söyledik, İstanbul'da söyledik. Bir kez de gruptan kayda geçirelim: Vaktiyle Trabzon'da AK Parti'nin 4 milletvekili vardı, 4 bakanı, bir Büyükşehir, bir Ortahisar Belediye Başkanı vardı. 10 tane AK Partili Trabzonlu, AK Parti'ye bir hafif raylı sistem bile yapamazken, bırakın metroyu, bir tane CHP'li Trabzonlu İstanbul'a 10 tane metro yaptı.

Helal olsun Ekrem Başkan'ım!

Gördüklerimle gurur duydum. Ekrem Başkan'ı vizyonundan, liderliğinden; Nuri Aslan'ı kendisine vekâlet ederken gösterdiği gayretlerinden ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nde emek veren herkesi bundan dolayı kutluyorum.

Ümit ediyorum, ümit ediyorum; gün gelecek, nasıl İstanbul'da yapılamaz denilenleri yaptıysak, bütün imkânsızlıkları aştıysak, liyakatli kadrolarla çalıştıysak ve ekonomiyi bahane edip hizmet edemeyen AK Parti'nin yerelde ve genelde iktidarına inat, bütün engellemelere rağmen imkânları bulup yaratıp dünyadan kredileri alarak bu işleri nasıl başardıysak, Türkiye'de de yapılamaz denilenleri yapacak, hayallerin ötesine geçecek, bu milletin yüzünü yine biz güldüreceğiz.

Pazar günü Balıkesir'in güzel Balıkesir'in birbirinden güzel dört ilçesindeydik.

Dediler ya: "Edremit'e bu mevsim mi gidilir? Yazın bütün İstanbul orada, miting yap, yıkılır."

Dedik ki: "Biz bu sefer misafir ağırlayan Edremit'e değil de hem hepimizin karnını doyuran, ihracat için çırpınan hem kendini geçindirmeye çalışan, zeytincilikle uğraşan Edremit'in sesini duymaya, feryadını duymaya, Türkiye'ye duyurmaya gidiyoruz."

Ve tabii ki yeni partinin kadroları sokaktadır, meydandadır, sahadadır, diyorum. Çünkü AK Parti malum foncuların, faizcilerin, vurguncuların partisi olmuşken yeni parti emeklinin, işçinin, esnafın ve çiftçinin partisidir.

Zeytinde yaşanan sıkıntılara bolca değindik. Birazdan birkaç cümleyle de burada kayda geçireceğim. Ama öncesinde bir çağrı, bir hatırlatma, bir teşekkür, bir davet var.

Biliyorsunuz, yeni partiyi keyiften değil, zaruretten kurduk. Bir partimiz olsun diye değil, iktidar olsun diye kurduk. Muhalefet yapsın diye değil, millete doğru yolu göstersin, yönetime gelsin, dertleri bitirsin diye kurduk.

Yeni parti kurulduğunda, "Neyi yeni?" dediler. Dedik ki: "Millet istedi, partiyi koyduk. Adını millet, Yeni Parti koydu. O adı biz de kabullendik, o adı biz de kullandık."

İsmimize saldırdılar, kaybettiler. Para yoktu, bütçemizi milletimiz oluşturdu. "Yeni Parti'nin nesi yeni?" diye konuştuğumuzda dedik ki: "Göreceksiniz, hep söylenip yapılamayanı yapacağız."

Ne yapacağız? Yeni Parti'de sözü, kararı, yetkiyi üyelere vereceğiz. Kim gelirse gelsin, öyle delege sistemiyle değil, gereği yerine getirilecek ama esas kararı üyeler verecek.

İlçe kongrelerinde üyeler geldi, ilçe başkanlarını seçtiler. İlk kongrelerinde il başkanlarını seçtiler. Sıra geldi genel başkan seçimine. Şimdi tam buradayız.

Ve buradan bir hatırlatma: Öyle polemik olsun, nispet olsun diye değil. Hani bazısı diyor ya: "Yeni Parti'yi kurmayaydınız, eski, önceki partide dursaydınız, bekleseydiniz."

Gelin, gidelim oralara. Ta haziranın sonuna kadar mücadele ediyoruz. Millet diyor ki: "Bir yol bulun, partiyi geri alın. 47 yıl sonra kazanmış, AK Parti'yi ilk kez yenmiş kadrolar partideki görevlerinde olsun."

O zaman söylüyoruz: "Gelin, kurultay yapın." Yapmayın, 9 Eylül'de başlayacağız, takvim ilan edeceğiz, kasım olmadan bitireceğiz. Ama orada gördük ki ne böyle bir niyet var ne de böyle bir yaklaşım. Tam aksine, öyle bir kötü niyet var ki...

Verilmiş sözler şimdi teker teker ortaya çıkıyor.

Ne diyor? "Anayasa'yı değiştirmeye varım." diyor.

Ne diyor? "Ben bütün muhalefetin karşı çıktığı anlaşmayı imzalarım. Mehmet Şimşek'i çöllere yollarım. Suudi Arabistan'ı korumak için savaştaki Suudi Arabistan'ın yanına..." Mekke Antlaşması ile Erdoğan'ın Trump talimatıyla, Trump'tan talimat alarak yaptığı anlaşmada ben de varım, diyor.

"Dokunulmazlıkları kaldırırım. Bunun için Anayasa bile değiştiririm." diyor. Nasıl Selahattin Başkan'ın Anayasa değişikliğiyle, süreci kolaylaştırarak ve hızlandırarak içeriye gitmesine sebep olduysa gerekirse Yeni Partili kadrolar için de yaparım, diyor.

Ne diyor? "Cumhurbaşkanlığı seçimi bir hafta erkene alınsa ben oy veririm, Erdoğan'ı yine aday ederim. Yeter ki beni yerimden etmeyin. Ben burada oturayım." diyor.

O günlerde söylemiştim, demiştim ki: "Niyet kurultay olsa biz buradayız ama yapmayacaklar. Ne 9 Eylül'de yapacaklar ne ekimde yapacaklar." Uzattıkça uzattılar. Mahkeme yolunu kapatacaklar. Bizim kararı götürmediler Yargıtay'a, adli tatile kadar tuttular.

O günden bugüne de o partideki yöneticileri tek tek partiden atıyorlar. Yargıtay bizi haklı görse de o partide kalınmasın, o parti geri alınmasın falan, filan...

Şimdi bunların hepsi yaşanırken bir anda da "İrade, irade, irade!" diyorlar. Delegenin iradesi! Ya delegenin iradesi... Mahallede delege, ilçede delege, ilde delege. Bunlar kimin yerine delege? Üyenin yerine delege. Sizin yerinize delege!

O zaman haziran sonunda burada dedim ki: "Hiçbir yere gitmem. Gelin, bütün üyeyle seçime girelim. Bütünüyle gelin, yarışalım. Eğer kaybeden varsa partiyi bir salsın."

Hatta dedim ki: "Özgür Özel yüzde 90'ın altında oy alıyorsa aday olmayacak, siyaseti bırakacak."

Önceki partinin bütün üyeleriyle...

"Niye?" diye soralım dedim. Dedi ki: "Kanuna aykırı, tüm üyelerle seçim yapılamaz. Delegeyle yapılır. Önce delegeyi yenileyeceğiz. Tüm üyeyle olsa..." Ama yapılamaz, dedi.

Şimdi buradan dedim ya, nispet olsun diye değil, polemik olsun diye değil; zaten anlaşılmış, vaat edilmiş neler neler, söz verilmiş ki bizim yerimize bir başkası getirilmiş. Demiş ki bizim yerimize bir başkası getirilmiş. Şimdi de ne seçim derdine, bir şey kazıyacaklar bütün... Ne seçim derdine, bir şey kazıyacaklar bütün partiyi, sonra şekil yapacaklar, yapacakları seçimi.

Ama o gün dediğimi, yani "Gel, üyeyle seçelim." teklifimi kabul etmediler. "Yok." dediler ya! Yüzde 90 avans veriyorum, "Siyaseti bırakırım." dedim. İki milyon üyeden kaçtılar ya!

İşte bu pazar, 81 ilde, 900'den fazla ilçede, 800 bin üyeyle Yeni Parti'nin genel başkanını seçiyoruz.

Yeni Parti, kendi evinde yapmadığını Türkiye'ye önermez, tutamayacağı sözü vermez. Bir yerde meydan okuyorsa o sözünü yemez, o lafından dönmez.

5 Kasım günü mesai bitimine kadar il başkanlıklarında, ilçe başkanlıklarında kaydolan herkes, 8 Kasım günü sandık başına gelebilir ve Yeni Parti'nin genel başkanını bizzat belirleyebilir.

Tüm vatandaşlarımızı, attığımız bu adım için bizim açımızdan da Türkiye açısından da geri dönülemez, parti içinde demokrasi ve Türkiye'de demokrasi açısından önemli olan bu adıma sahip çıkmaya ve bu süreçte bizimle birlikte olmaya davet ediyoruz.

"Tarımdaki bu plansızlık Türkiye'yi büyük bir felakete sürüklüyor"

Değerli grup üyelerimiz, kıymetli konuklarımız; Türkiye'nin neresine gitsek hem ben hem milletvekillerimiz, sizler ayrı bir feryat duyuyoruz. Tarımın başladığı, binlerce yıldır insanlığı besleyen bu bereketli topraklarda bile maalesef tarım kriziyle, beslenme kriziyle, gıda enflasyonuyla karşı karşıyayız.

Beceriksizlikten, liyakatsizlikten, kayırmacılıktan, plansızlıktan... Bu işler, Devlet Planlama Teşkilatının, Atatürk'ün planlamaya verdiği önemin, İsmet Paşa'ya verdiği ödevin ve planlamacı kalkınmanın ortada olduğu işlerdir. 1960'ta kurulan Devlet Planlama Teşkilatının ne işler yaptığı ortada. İlk gelip DPT'yi kapatanlar, önce ismini kaldıranlar, fonksiyonunu azaltanlar, sonra ortadan kaldıranlar şimdi Türkiye'yi bu büyük plansızlık yüzünden büyük bir felakete sürüklediler.

O felaketin adı; Rize'de çay, Trabzon'da, Ordu'da, Giresun'da fındık, Gaziantep'te Antep fıstığı, Manisa'da kuru üzüm, sofralık üzüm, güneyde narenciye, limon, portakal... Dalında kalmış. Buğdayda, ayçiçeğinde de aynı felaket ve büyük bir plansızlık, büyük bir programsızlık var.

Bu hafta sonu, geçen sene 80 liraya, 90 liraya satılan aynı zeytin, notlar gelirken 40 liraydı. Konuşmayı yaparken fiyatın 30 liraya düştüğünü teyzemler uyardı. 90 liraya geçen sene sattığı zeytini 30 liraya satıyor.

Geçen sene mazot 50 liraydı, şimdi 100 lirayı aştı. Bir kilo zeytin iki litre mazot alırken, daha geçen sene —AK Parti öncesi 25 sene öncesi değil, geçen sene— bir kilo zeytin iki litre mazot alırken şimdi üç kilo zeytin bir litre mazot alıyor. Altı kat fark var zeytinin mazot karşısındaki satın alma gücünde.

Sadece zeytinciler değil, tüm üreticiler isyanda. Üretici para kazanamazken, hani dalında kalmış limon, dalı dibine kesiliyor; sofralık üzüm, zeytini toplamaya değmiyor. Fındıkçı çıldırıyor.

Peki, ne oluyor bunun karşılığında? Hiç değilse onlar zarar ediyor da millet bu ürünleri bedavaya mı alıyor? Çünkü işte AK Parti'nin kara düzeni: Tarlada zeytin 30 lira, markette 400 lira. Limon dalında 4 lira. İsyan ediyordur şimdi Mersin ya da Antalya, "Nerede 4 lira?" diye. Markette 45 lira. Maydanoz, ya saksıda yetiştirdiği maydanoz, tarlada demeti 5 lira; markete gidince 25 lira. Elma dalında 20 lira, markete gidince 75 lira. Havuç 15 lira, markette 50 lira.

Yani üreticinin geçinemediği, toplayamadığı ürününü tüketici ateş pahasına alıyor. Çünkü dünyanın en yüksek dördüncü gıda enflasyonuna sahibiz. Yanlış duymadınız, gıda enflasyonu bizden daha düşük 176 ülke var dünyada. 180 ülkenin gıda enflasyonu ölçülüyor. Bizden daha kötü durumda üç ülke var, 176 ülke bizden daha iyi durumda.

Bu kara düzen üreticiyi de mağdur ediyor, tüketiciyi de.

AK Parti'den önce ekilen, dikilen Trakya büyüklüğünde bir alan artık ekilmiyor. Çiftçi sayısı AK Parti geldiğinde sekiz milyondu. Nüfus 65 milyondan 86 milyona çıktı. 500 bin ilave çiftçi gelmediği gibi, gitmiş; 1 milyon 300 bin azalmış. Türkiye nüfusu 65 milyondan 86 milyona çıkmış ama çiftçi sayısı 500 bin azalmış. 500 bin çiftçi doğrudan kayıp.

Zahmetle çalışmaya razı olan, elindeki traktörü, sapanı, sepeti bırakıp koşup sanayide asgari ücretle çalışmaya razı olmuş. O geçinilemeyen asgari ücrete bile razı olmuş. Çiftçiye hakkını vermeyen iktidar; buğdaydan mısıra, cevizden mercimeğe, canlı hayvana kadar yurt dışından ithal ediyor.

Yani AK Parti, Türk çiftçisine değil, maalesef yabancı çiftçilere hizmet ediyor.

Bu kara düzenin çiftçiye attığı son kazık falan değil. Bütçe Komisyonunda burada geçmişte bizlerin büyük destek vererek çıkardığı Tarım Kanunu var. Bu kanuna göre çiftçinin alacağı desteklemenin güvencesi alınmıştı: Yüzde 1.

Yani bu sene bütçeden yüzde 1 ayrıldığında 1 trilyon 112 milyar lira doğrudan çiftçilere destekleme olarak verilecek.

Bütçe geldi. Ne koymuşlar oraya? 235 milyar lira. Beşte biri! Yüzde 1 değil, binde 2. Beşte biri!

Ya geçiş garantisi veriyorsun, verdiğin geçiş garantisinin parasını bütçeye koyuyorsun. Borçlanıyorsun, faiz ödeyeceğim diye bir şey koyuyorsun. Kime ne söz verdiysen bütçeye koyuyorsun. Kanun çıkarmışsın, daha ilk günden kafaya koymuşsun; çiftçiye desteklemeyi verecek beşte birini bütçeye koymuş. Onu da ya verecek ya vermeyecek.

2027 yılında hiç şüphe yok, tarım krizi derinleşecek, çiftçi yine perişan olacak, yine market fiyatları el yakacak.

Adamı ters diksen düz çıkan bu bereketli topraklarda yaşanan bu sefalet, AK Parti'nin kara düzeninin eseridir.

Ve Türkiye'deki tüm çiftçilere söz veriyoruz: Biz bu kara düzeni değiştireceğiz. Köylünün, çiftçinin, besicinin, aracının, balıkçının yeni düzenini kuracağız. Bu felaketi bitirip yüzünüzü güldüreceğiz.

"Tayyip Bey emeklilere dünya siyaset tarihinin en büyük vefasızlığını yapmıştır"

Sadece çiftçiler değil, 86 milyon geçim derdi çekiyor. En zor durumda olan hiç şüphe yok ki emekliler.

Tayyip Bey, emeklilere dünya siyaset tarihinin en büyük vefasızlığını yapmıştır. O elleri nasırlanmış, dirsekleri çürümüş, gözlük camları büyümüş emekliye devlet, "Yeter çalıştığın, şimdi dinlen. Biz seni bakacağız." diyor.

Tayyip Bey'in geldiği gün, beğenmediği Ecevit'in üçlü koalisyon hükûmetinin verdiği en düşük emekli maaşı 8 çeyrek altın alıyordu. 8 çeyrek altın!

Kimse çıkıp yalan diyemez. Ben Türkiye'nin dört bir yanında kuyumculara giriyorum. "2002'de çeyrek altın kaç paraydı?" diye soruyorum. Kuyumcu şak diye söylüyor, hemen. Zaten her imkânları var. Şimdi kaç para emekli maaşı, kaç para, hesabını yapıyorum.

Bana diyor ki: "Gitmiş, il il geziyor, sarraf sarraf dolaşıyor, altın hesabı yapıyor. Altın hesabını bırak. Efendim, para kulelerinin hesabını ver!"

Yahu kardeşim, biz onun hesabını veririz, birazdan söyleyeceğim. De sen esas emekliye yaptığın bu zulmün hesabını ver! 8 çeyrek altın nereye, 2 çeyrek altın nereye?

Seçim öncesi memur emeklisine 8 bin lira seyyanen zam sözü verdi, tutmadı. Emekli polis, Anayasa Mahkemesinin önünde canına kıydı.

Daha geçen haftalarda, Bağ-Kur'luların prim gün sayısı 7.200'e çıkacaktı. Söz verdi, son seçimde söz verdi, tutmadı. Hâlâ daha 9.000 günde duruyor.

3.600 ek gösterge verilmeyenler mağdur. Verilmeyen ek gösterge nedeniyle ondan önce emekli olanlar da mağdur. Bir intibak yasası mağduriyeti var. Kimse dönüp de o taraflara bakmıyor.

Son noktaya geldiğimizde açlık sınırı 38 bin lira, ortalama ev kirası 26 bin lira. En düşük emekli maaşı 23 bin lira, ortalama emekli maaşı 25 bin lira.

Eskiden ortalama emekli maaşı, en düşük emekli maaşının neredeyse iki katına yakın olurdu. Yani düşük alanlar var, ortalama burada yüksek alanlar da var. Şimdi 23.500 lira emekli maaşı, 25.500 lira ortalama... Kutu kola kutusu gibi ezip bütün emeklileri en dibe sıkıştırdılar.

Şimdi ben size emeklinin bir hâlini daha göstereyim. Görünce üzülüyor insan. Ama üzülüp de, utanıp da bakmamak değil; bakıp da ibret almak, ders almak, bu işleri çözmek lazım.

Geçen Ulus'taki otelde çok ucuz paralar olduğu için falan büyük dram çeken emeklileri görmüştük. O emekliler alışveriş yapsınlar diye 200 metre ileride, İtfaiye Meydanı var ya, orada emekli için ikinci el pazarı açmışlar.

Amcam gelmiş, hacı amcam başkasının eskisini kendisine yeni kılıyor. Başkasının eskisi ayakkabılar var; altı delinmiş, kenarı patlamış. 250 lira, seç al. Seçmeden, sıradan olanlar 100 liraya. Ayakkabının kenarı yırtık, ayakkabı 100 liraya satılıyor.

Ayağı çıplak emekli gidip oradan 100 liraya ayakkabı alıyor. Ya da hacı amcam gibi geçen sene birinin giyip artık "Eskidi, bu kirlendi, bu kullanılmaz." deyip attığı, sattığı ayakkabıyı kendisine bu kış soğuktan korusun diye yeni kılıyor.

Bu hâle emekliyi getirenlerden emekliler de hesap soracak. Bu utancı da ortadan kaldıracağız.

Bütün emeklilerin ellerinden öpüyorum. Bu rezalete mâni olamadık bugüne kadar diye de özür diliyorum.

"Burnunun dibindeki bu soygunu nasıl görmüyorsun?"

Değerli arkadaşlar, Peki, neden bu hâldeler? Erdoğan nereden çıktı da şimdi, "Emeklilere yılbaşına doğru bir iyileştirme yapacağız." diyor?

Vallahi, yapacak mı? Öyle dişe dokunur, sorunu çözecek bir şey olduğunu sanmıyorum. Keşke yapsa! Gel, bir emekli maaşı eşittir bir asgari ücret olsun. İki elle birlikte oy vereceğiz. Buraya da çıkıp, "Şimdilik oldu bu iş." deyip teşekkür edeceğim.

Ama yok! Geçen sene enflasyonun altında veriyordu. Hedef enflasyona göre, şimdi normal enflasyona göre verelim, büyüme farkından küçük bir pay verelim diye pansuman tedbirler... Ama şimdiden açıklamıyorlar. Dönüp dolaşıp "Emekliye iyileştirme" diyorlar.

Niye? Çünkü emekli, "Para." deyince, "Tamam." deyince yok demişlerdi. Şimdi bütün emekliler, bütün çiftçiler, bütün esnaflar diyor ki: "Hani kaynak yoktu? Hani kaynak yoktu? Bu fon vurgununda çalınan bu paralar hepimize yetiyordu, artıyordu. Siz bize vermediniz ama kendiniz yediniz. Bu memleketi bitirdiniz!"

Buna olan tepki, Türkiye'de ortaya çıktığı ve takip edilmeye başlandığı günden beri tüketici güven endeksinde en dramatik düşüşü yaşattı. Yani tüketici, bir ayda hükûmete duyduğu güveni hiç bu kadar kaybetmemişti.

Borsa, tarihinin en büyük çöküşlerinden birini yaşadı, yaşamaya devam ediyor. İşin kötüsü, borsadaki çöküşün durması için "Ben satıyorum." diyene, "Ver, alayım." diyen birisi lazım. Maalesef borsamız o yatırımcıyı, o alıcıyı bulamıyor.

Düştüğü hâlde neden? Güven yok, korku var. Borsaya girip de perişan olanları görünce en güvenilir hisselere bile yaklaşırken bir endişe var.

Fon vurgununun üzerinden tam 48 gün geçti. Milletin devlete emanet ettiği paralara, Tayyip Bey'in atadığı kadrolar ya çöktü ya da çöktürdü. Cumhuriyet tarihinin en büyük soygunu! Bütünüyle, bütünüyle Adalet ve Kalkınma Partisi kadrolarının büyük bir organizasyonu.

Daha önce de anlattım, bir daha söylemekte fayda var.

Böyle komedi filmlerinde var: Tabutun içine birini ölü gibi yatırıyorlar, tabutu sırtlanıyorlar. Samimi Müslümanların bulunduğu kahvenin önünden geçiyorlar. Zorlanarak tabutu taşıyorlar. Birisi, "Ey Müslümanlar, günahsızlar!" diyor. Samimi Müslümanlar gelip tabutu tutunca, tabutu getiren düzenbazlar arkadan dolaşıp tabutu taşıyanların cebinden cüzdanları çalıp kaçıyorlar.

Köşeye varınca bir bakıyor samimi Müslümanlar: Elde bir ölü, nereye gömülecek, cenaze parası nereden bulunacak?

AK Parti'nin tabut düzeni budur arkadaşlar! AK Parti'nin tabut dümeni budur!

Ve Türkiye Yüzyılı dediler ya... Bütün bakanlıklara reklam yaptılar ya, gazetelere "Türkiye Yüzyılı" diye böyle kalın, 60 sayfalık ilanlar bastılar ya, devletin parasıyla...

İşte Türkiye Yüzyılı, 100 yılın vurgunudur! Türkiye Yüzyılı vurgunu!

Ve bunun başındaki isim, hiç kimse kıvırmasın, oradan buradan: Recep Tayyip Erdoğan!

Çünkü Tayyip Bey'in bu soruya iki cevabı var: Bu yaşananları biliyor muydun, bilmiyor muydun?

Bir soru, bir cevap:

"Biliyordum." Derhal istifa et! Milleti nasıl soyarsın?

"Bilmiyordum." Derhal seçime götür, ülkeyi yöneteceklere emanet et! Burnunun dibindeki bu soygunu nasıl görmüyorsun?

Tekil yatırımcıdır, aileleriyle birlikte 2 milyondur. Borsa çökmüştür ve toplam 86 milyon vatandaşımız bu yükün altında kalmıştır.

Vurgunun yapıldığı fon şirketlerinin yöneticileri AK Partili. Vurgunu yapıp servetine servet katanların neredeyse tamamı AK Partili. Bu isimlerin hepsini atayan AK Parti'nin Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan. Şimdi bu atadıklarını koruyup kollayan da yine Recep Tayyip Erdoğan.

Masada liste var. Listenin içinde bakanlar var, milletvekilleri var, parti yöneticileri var, yenisi var ama Erdoğan da yok. 245 kişilik o listeyi yayınlamıyor. Çok dönüp dolaşan 80 kişilik listeyi ne yalanlıyor ne doğruluyor.

Ama bir yandan, "Merak etmeyin, bu fon vurgununu çözeceğim. Masa kurdum, altı toplantı yaptım." diyor.

Yahu, masayı kurdu. Bakın, masa burada kuruldu. Masanın burasındaki Takasbank Genel Müdürü gözaltına alındı, adli kontrolle evde duruyor. SPK Başkanı... Bakın, bu daha ilk toplantı, ikinci, üçüncü... Oturttuğu adam... Yani kurdu, kuzuyu kurda emanet etmişler, kediyi ciğerin başına bekçi koymuşlar!

Ha, burada SPK Başkanı Mahmut Sütçü masada oturuyor. Krizi çözecek! Gözaltında, hapiste, görevden alınmalar... Borsa İstanbul Genel Müdürü Korkmaz Ergun tutuklu. Burada oturuyor.

Bu masa ne? Erdoğan'ın fon krizini çözecek masası mı? Masada oturanlar teker teker adaya veda ediyorlar.

Şimdi bir şey dikkatimi çekti. Bakın, uzakta oturanlar gidiyor. Bir de yakında oturanlar var. Bakanlar, en yakınındakiler... Sayın Erdoğan, sakın ha! Sakın, uzaktakileri adadan yollayarak bu işten çıkamazsın. Biraz yaklaş bakalım, yakın, yakın, en yakındakilere! Gel görelim, gel görelim! O en yakındakileri koruyarak bu milletin gönlündeki affı asla kazanamazsın.

Esas bu işi kurgulayanlar sağında solunda dolaşırken, esas o içeriye konulanlar konuşmasın diye onlara her gün avukatlar yollanırken, bu işin kurgucuları en yakınında otururken uzaktan üç beş bürokratla bu işten kurtulamazsın!

Millet her şeyin farkındadır. Bu millet, hakkını yiyenin hakkını sandıkta verecektir.

İnşallah bu masadan çözüm çıkmayacağı konusunda artık mağdurlar da neredeyse hemfikir olmuş durumdalar.

Bunların oturup hazırladığı kanun teklifi yasalaştı. Görev verdikleri bankalar, bu işe kendilerinin teknik olarak uzak olduklarını söylüyorlar. Diyorlar ki: "Niye biz? Hangi kanunla, hangi güvenceyle? Ek güvence verin. Böyle kanun mu olur?"

Bir kısım mağdura, "Bir milyon hemen yatıracağız." dediler ya, bir milyonun altındaki herkesin parasını yatıracağız dediler. 50 gün oldu. Bir kısım mağdura 250'şer bin lira yatırdılar, para bitti. Şimdi bekliyorlar ki... Bekliyorlar ki o tamahkârların, o günahkârların, o nefsine uyan evlatların tövbe hesabına para koyacaklar; hem peşlerine devletin, Adalet Bakanlığının düşmesinden kurtulacaklar hem de bekleyenler paralarını alacaklar.

Nasreddin Hoca'nın tellalları geldi; koyunlar gelecek, altından geçecek, günler toplanacak, onlar eğlenecek, gidilecek, satılacak, ondan sonra para olacak... Böyle bir kanun teklifine bütün millet mesafeli.

Maalesef vurgunun ardından ortaya çıkan çok acı hikâyeleri hep beraber okuyoruz. Bu konuda arkadaşlarımız çalışıyorlar, derliyoruz. Hatta dernekleşmelerini, büyük bir mücadele vermelerini destekliyoruz.

Ameliyat parasını yatıranlar, kirasını yatıranlar, çocuğun okul taksitini yatıranlar, borç ödemesini... Yani kredi kartının yüzde 20'sini yatırmak yerine fona yatırayım, herkes gibi ben de üçe katlayayım, belki borçtan kurtulurum, diyerek öyle olmuş.

Herkesin parası orada büyüyormuş. Ben de belki borçtan kurtulurum diyenlerin şimdi borçlarını ödeyemeyen, kiralarını yatıramayan, alışverişe gidemeyen bir noktaya geldiklerini, ameliyatını olamayan bir noktaya geldiklerini görüyoruz.

Özellikle KOBİ'lerin ödeme dengelerinin bozulduğunu, özel sektör tahvillerinin aksadığını, bir domino etkisinden büyük endişe duyulduğunu bir kez daha burada söylemek gerekiyor.

Şunu söyleyelim: Geçen haftaya kadar görülebilen veri Borsa İstanbul'un 100 endeksiydi. Ona göre ilk hesaplama 20 milyar dolar, sonra bu borsadaki çöküşten bir 90 milyar dolar, 110, 119, 129 milyar dolar...

Bu ay şimdi tüm borsa verileri açıklandı, ayın sonu geldi, bütün veriler açıklandı. Borsadaki 100 şirketin değil, 623 şirketin toplam 174 milyar dolar kayba uğradığı, Merkez Bankasının 21 milyar dolar rezerv kaybettiği, toplam ekonomideki kaybın 195 milyar dolara ulaştığı ortaya çıktı.

Yani asrın felaketinin, 100 milyar dolarlık, 10 şehirde yıkım yaptığı o büyük depremin, o depremin yarattığı bütün hasarın neredeyse iki katına kadar, 195 milyar dolarlık bir hacimle karşı karşıyayız.

O yüzden rakamlar kimine küçük, kimine büyük gelirken doğru algılanması açısından bir kez daha vurgulamak lazım ki 6 Şubat depreminin yarattığı yıkımın tam iki katı, asrın vurgunuyla karşı karşıyayız.

Biz Yeni Parti olarak böyle olmasın diye ilk günden çözüm önerilerimizi hazırladık, Meclise sunduk. Araştırma komisyonu kurulmasını istedik. Önce, "Kuracağız." dediler. Baktılar ki iş tamamen kendilerinin üstüne gelecek, kendi oylarıyla reddettiler.

Kanun teklifindeki önergemiz, Amerika'da benzer Madoff krizinin çözümündeki yöntemi içermektedir.

Elbette içerideki bütün tahsilatlar bir yana, esas mesele yurt dışına kaçırılan paralar ya da Türkiye'deki bazılarının FETÖ borsası, İBB borsası ve diğer gayrimeşru yollarla edindikleri paraların yurt dışında, birtakım vergi cennetlerinde, farklı ülkelerde tutulup oradan yabancı yatırımcı gibi gelip borsada kazanıp kazanıp çıkmalarının peşine düşülmesidir.

"Para dışarı çıkmış, gelmez." denmesin. Türkiye, STAR Grubu üyesidir. 180'e yakın ülkeyle birlikte Malezya'nın, Brezilya'nın, Nijerya'nın son dönemlerde, kiminin altı yıl önce, kiminin dört yıl, kiminin iki yıl önce ülkeden kaçırılmış millî mali varlıklarının tamamına yakını kaçırıldıkları ülkelerden STAR Grup marifetiyle geri getirilmiştir.

Niyet peşine düşmekse bu çağda izini kaybettirebilecek bir para yoktur. Yeter ki bu mücadeleyi vermekte samimi olunsun. Yeter ki masanın uzağındakilere ceza kesilip yakın taraftakiler kollanmaya çalışılmasın.

"Dış politikada millete hikâye anlatma dönemi bitti"

Şimdi Tayyip Bey, Sayın Erdoğan, 14 gündür bu krizi konuşmuyor. Unutturmaya, yerine başka şeyler konuşturmaya çalışıyor. Hiçbir şey olmamış gibi millete masal anlatıyor.

Bir gün KAAN motifiyle bir kravat takıyor. Hep beraber, "Hadi bakalım, karanlık kravat taktı, karanlık kravat taktı." diyoruz.

O KAAN, 1973'te kurulan TUSAŞ'ımızın mühendislerinin yaptığı, 86 milyonun uçağıdır. Hepimiz gurur duyuyoruz. Başarıyla sona gelmesi için projenin ümit ediyoruz, gayret ediyoruz.

Uluslararası temaslarda hep söylüyor.

Biz bu milletin varlığı neyse, iyi yazısıyla da, siyasetiyle de gurur duyarız.

Dün Sayın Feridun Sinirlioğlu'nu... Bir ara kısa bir bakanlık dönemi ama Dışişleri Bakanlığında uzun bir bürokratik deneyimi var. Sayın Büyükelçiyi, AGİT Genel Sekreterimizi... AGİT Genel Sekreterliğine seçildiğinde de Mecliste, tutanak altında memnuniyetimizi ifade etmiştik.

Sayın Sinirlioğlu'nu aradım. Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliğine adaylığını desteklediğimizi söyledim. Kendisiyle istişare ettik, arkadaşlarımıza görev verdik. Dünyadaki, iktidar ortağı ya da muhalefette olsun, bütün kardeş partilerimizin genel başkanlarına bir mektup kaleme aldık.

Sayın Feridun Sinirlioğlu'nun Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri olmasını ana muhalefet partisi olarak bizim de desteklediğimizi, Türkiye'de onun adaylığının sadece iktidarın tutumuna yorulmaması gerektiğini, Birleşmiş Milletler fikrinin önemli olduğunu, bizim bu fikrin sahibi bir parti olduğumuzu, savaşların olmaması için gayret gösteren, insanlık için çalışan böyle bir kurumun Feridun Bey'in yönetiminde olmasının faydalarını dile getirdik.

Kendisiyle de görüştük. Bir kez daha kendisine bu noktada başarılar diliyorum. Elimizden geleni ardımıza koymayacağız.

Dış politikada millete hikâye anlatma dönemi bitti.

Boynuna KAAN kravatını takan Erdoğan'ın esas Trump'ı ikna edip KAAN'ın motorlarını alması gerekiyordu. Müjde olarak verildi, KAAN'ın motoru gelmedi.

F-16 modernizasyonunu Yunanistan'a yapıyorlar, İsrail'le yapıyorlar. Bizim F-16'larımızı yıllarca geride bıraktılar. Bu konuda bir adım atılmadı.

F-35'ten, üzerine bayrağımızın yapıştırıldığı, bitmiş altı F-35'i Amerika'ya el koydu, başkalarına verdi. Milyarlarca dolarımızın üstüne oturdular. F-35'ten attılar.

S-400'ler yüzünden... S-400'ler gelirken, "Ya yanlış yapıyorsunuz, bunlar bizim Batı ittifakına uymaz. Teknolojisi uymaz, verimli olmaz. Uçsa bile ittifakın dışladığı bir sistemi getirirseniz başınıza dert alırsınız." diyene vatan haini diyorlardı.

Rusya'dan kalkınca nakliye uçakları, "Ver mehteri!" diyorlardı. Uçaklar Türk hava sahasına girdi, gül suyu sıkıyorlardı. Aldılar S-400'leri, hangara kapattılar. Şimdi yokmuş gibi yapıyorlar.

Başka ülkeye yollama sözü vermişler. Başka ülkeye gitmediği için CAATSA yaptırımları bitmedi.

Öyle bir noktaya geldik ki Erdoğan'la Trump... Erdoğan çok başarılı ya bu işlerde! Öyle bir pazarlık yaptı, Trump'la anlaştı. Neymiş? Ne kazandık?

Trump, Erdoğan'ın halkına sandalyeyi ittirmiş. Amerika gezisinden zafer görüntüsü... Bak, bak, bak, bak! Erdoğan oturacak, sandalye yok; Trump ittiriyor. Bizim basın, bizim yandaş basın sandalyeyi ittirdiğini görüyor.

O sırada Trump saate bakıyor. Sandalye ittirmiyor, 250 tane Boeing getiriyor bize...

Deniz Ay
Editör