CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, partisinin Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde düzenlenen grup toplantısında gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Kılıçdaroğlu, konuşmasının başında yargılamaların hukuk kuralları ve ilkeleri çerçevesinde yürütülmesi gerektiğini söyledi.
Kılıçdaroğlu'nun konuşması şöyle:
Değerli arkadaşlarım, hiç kimse yargılanmaz değildir. Demokratik bir ülkede birisi şikâyet eder ve siz gidersiniz, savcıya ifade verebilirsiniz veya savcı dava açabilir. Ben de şu anda benim dokunulmazlığım yok ama yeri, zamanı geldiğinde, daha doğrusu dosyalar oluştuğunda, şikâyet olduğunda ben de giderim, hâkimin huzurunda kendimi savunurum. Dolayısıyla kimse, “Beni niye yargılıyorlar?” diyemez.
Ama yargılamanın da kendine göre kurallarının olması lazım, ilkeleri de olması lazım. Bakın, değerli arkadaşlarım, sabahın beşinde bir belediye başkanının kapısı çalınmaz, kırılmaz ve içeri girilmez. Sabahın beşinde kapıyı açan bir kadının gece kıyafeti medyaya servis edilmez. Bunlar insanlık dışı işlemler. Bunları kabul etmiyorum.
“Çifte standarda itiraz ediyoruz”
Bir belediye başkanı yargılanabilir. Nasıl? Elbette olabilir. “Niçin belediye başkanı yargılanıyor?” diye bir özel şeyimiz yok, özel bir tavrımız da yok. Ama belediye başkanının tutuklanmasını doğru bulmayız. Bunu şimdi söylemiyorum; ilk belediye başkanımız gözaltına alındığında da söyledim, ifade ettim.
Belediye başkanları elbette, varsa haklarında bir şikâyet, savunmalarını yaparlar. 349 yılla yargılanan belediye başkanlarımız oldu ama kimse, “Hemen sabahın köründe evini basayım, koluna kelepçeyi takayım, görüyorum, götüreyim, yargılayayım” demedim.
Bir belediye başkanını tutuklamak, beldeye hizmet etmiş kişilerin hizmet almasını engellemek demektir. Yargılarsınız, hiç endişeniz yok; kendisini savundurun, hiç rahatsızlığımız yok. Eğer hakkaniyetle, gerçekten delillere ulaşarak bir şeyler yapıyorsanız, tutuklama yapıyorsanız, gözaltına alıyorsanız ona da bir şey yok.
Ama dediğin gibi, yargılamada, hukukta çifte standart olmaz. Tipik örnek vereyim size. Hani vardı ya, Sayın Bülent Arınç'ın deyimiyle “Ankara'yı parsel parsel satan kişi.” Ne yapıldı bu kişi? Davet edildi, ağzında sakızıyla geldi, çıkışta elini kolunu sallayarak çıktı, adeta “Beni kimse yargılayamaz” atmosferi içinde adliyeden ayrıldı.
Değerli arkadaşlar, parsel parsel sattığı dönüyor. Bunu duyduğumda, Ordu milletvekilimize dedim ki: “Ben bu konuda bir açıklama yapayım.” Dedim ki, şu açıklamayı yapabilirsin: “Sayın Savcı, makam aracını da gönderip beyefendiyi makam aracıyla adliyeye getirebilirdi. Bir eksiği o kaldı zaten, onu da yaparsa hiçbir sorun kalmış olacak.”
Böyle bir şey, standart, çifte standartlar, her şeyden önce adliyeye gölge düşürüyor, yargıya gölge düşürüyor. Eğer siz gerçekten yargılama yapacaksanız kimse itiraz etmez. İfade alacaksınız, kimse itiraz etmez. Ama çifte standarda itiraz ediyoruz.
Her davanın takipçisiyiz. Genel merkezimizde bir Hukuk Komisyonu var. Hukuk Komisyonu bütün davalara ince ince bakıyor. İnceden inceye bütün dava dosyalarına bakıyoruz ve o dava dosyaları üzerinde de çalışıyoruz.
“Bu memleket nereye gidiyor?”
Değerli arkadaşlarım, ülkenin dört bir yanı yangın yerine dönmüş vaziyette. Kime dokunsanız dert yanıyor, kiminle konuşsanız dertli ve ortada şu soru dolaşıyor: “Bu memleket nereye gidiyor?”
Her türlü yasa dışı işlemlerin ve yasa dışı işlemleri yapanların at koşturduğu bir memlekete döndük. Uyuşturucu baronlarından tutun, borsa çetelerine kadar herkes ya devleti soyuyor ya yasa dışı işler yapıyor ve bu, 25 yıllık bir iktidarın bize bıraktığı bir miras gibi duruyor.
25 yıllık bir iktidarın mirasına bakıldığı zaman, vatandaşın gerçek dertleriyle ilgilenen bir siyasal iktidarın olmadığını görüyoruz. Bir daha ifade edeyim: Vatandaşın gerçek dertleriyle, işçinin, çiftçinin, köylünün, esnafın, sanayicinin gerçek dertleriyle ilgilenmeyen bir siyasal yapı, bir iktidar görüyoruz.
Ve doğal olarak herkes derdini çözemeyen, herkes şu soruyu soruyor: “Ne olacak bu memleketin hâli ve bu memleket nereye gidiyor?”
Vatandaşa soruyoruz, önce fiyatlara bakıyor. Esnafa soruyoruz, faturasını, elektrik faturasını gösteriyor: “Bu kadar elektrik faturasıyla ne yapacağım?” diye. Çiftçiye bakıyoruz, mazota, gübreye bakıyor: “Ne olacak mazot ve gübre?” diye.
Mazota zam yapıldı diye sanıyorlar ki sadece otomobil kullananlar bundan zarar görecek. Hayır efendim! Mazota zam yaptığınız zaman çiftçinin traktörü, ürünü taşıyan kamyon, balıkçının teknesi, bütün alan, bütün alan iğneden ipliğe zam görüyor. Bunu da iktidar sahipleri fark ediyor mu? Emin ol, hiç fark etmiyorlar. Onların dertleri başka.
“Türkiye'nin yeni bir iktidara ihtiyacı vardır”
Değerli arkadaşlarım, mutfakta yangın var. Doğrudur, mutfaktaki yangının söndürülmesi lazım. Doğrudur ama bunun için iktidar değişikliği gerekmektedir. Bunun için Türkiye'nin yeni bir iktidara, halkı düşünen iktidara ihtiyacı vardır.
Değerli arkadaşlarım, bazı rakamlar da vereyim. Biraz can sıkıcı rakamlar ama bunları da vermek zorundayım sizlere. Dört kişilik bir aileyi düşünün. Bunun ortalama gıda harcaması aylık 37.801 lira, gıda harcaması; yoksulluk sınırı da 123.130 lira. Yoksulluk sınırı... Bekâr bir çalışanın yaşam maliyeti 48.885 lira. Net asgari ücret 28.076 lira. En düşük emekli aylığı 23.552 lira.
Bekâr bir çalışanın yaşam maliyeti 48.000 lira ama net asgari ücret 28.000 lira. İnsaf var mı? Arada tam neredeyse yüzde 100 fark var. Olmaz! Bu soru, haklı olarak vatandaşa “Ülke nereye gidiyor?” diye sorduruyor.
Evlere, iş yerlerine temizliğe giden kadınlarla konuşuyorum. Biz Cumhuriyet Halk Partisiyiz. Cumhuriyet Halk Partisi, toplumda kendisini sahipsiz hisseden bütün kesimlerle sağlıklı ve sıcak bir diyalog kurmaya her zaman hazır ve her zaman yapıyor.
Geçenlerde dediğim gibi, evlere, iş yerlerine temizliğe giden kadınları dinledim. Onların dertlerini dinledim, onların yaşadığı sorunları dinledim. Yine aynı şekilde staj mağdurları var, çıraklık mağdurları var. Onları da dinledim, onlarla da beraber oldum ve onlara söz verdim.
Sayın Grup Başkanı, bu arkadaşların sorunlarını Türkiye Büyük Millet Meclisinde bütün çıplaklığıyla dile getireceğiz. Ona söz verdim. Bu çıraklık mağdurları nerede olursa olsun başımızın üstünde yeri var ve mağduriyetlerini gidermenin görevi de Cumhuriyet Halk Partisindedir ve bunu yapmak zorundadır.
“Yasal hakkını kullanan bir kişinin alın terine son veremezsiniz”
Diyarbakır, Diyarbakır Şehir Hastanesi şantiyesinde çalışan işçiler var. Bu işçiler haklarını, sendikalaşmak istiyorlar. Sırf anayasal ve yasal haklarını kullandıkları için kapının önüne kondular.
Buradan Diyarbakır işçilerine de sesleniyorum, işlerine son veren işverene de sesleniyorum: Yasal hakkını kullanan bir kişinin alın terine son veremezsiniz. Diyarbakır İl Örgütümüz onların yanında. Şuna inansın bu salonda bulunan herkes: Diyarbakır işçilerinin yanında.
“Devlet neden bu halde?”
Değerli arkadaşlarım, neden memleket bu hâlde? Neden yoksulluk var? Neden emekli perişan? Neden asgari ücret çok düşük? Çünkü devlet soyuluyor.
Türkiye Cumhuriyeti zengin mi? Devlet aslında varlıkları var, imkânları var, çalışan insanları var ama gelir dağılımı bozuldu. Bir üsttekiler var, bir de en alttakiler var. Ortada orta sınıf kalmadı. Böyle bir garip tabloyla karşı karşıyayız.
Dolayısıyla “Devlet neden bu hâlde?”, “Bu devlet neden ilerlemiyor?” ve “Bu devlet neden hukukun dışına çıktı?” diye hepimiz birbirimize sormak zorundayız.
Hukuku, adaleti eğer sağlayamazsak devletin vatandaşına hizmet etme şansı olmaz. Devlet, adalet dağıtan bir kurum olmak zorundadır. Üreten toplumun alın terini teslim etmek zorundadır ve devleti yönetenler de halka hesap vermek zorundadırlar. Hiç kimse hesap vermenin dışında değildir.
Ancak son 25 yılda, bir de altını çizeyim, son 25 yılda devleti soyanlar, halkı soyanlar rahatlıkla at koşturdular.
Son 25 yılda, bakın, bir dönem insanların inançlarıyla uğraştılar ve onu istismar ettiler. Ne yaptılar? “İslami holdingler kuruyoruz.” dediler. Almanya'dan, Fransa'dan, Avusturya'dan, İngiltere'den pek çok vatandaşımız alın terini getirdi, bunlara teslim etti.
Ne oldu? İslami holdingler... Paralar gitti, soygun düzeni oldu.
Bir dönem Jet Fadıllar çıktı, bir dönem Çiftlik Banklar çıktı, bir dönem Titanlar, saadet zincirleri çıktı, bir dönem Deniz Fenerleri çıktı, bir dönem Jet Fadıllar çıktı. Yani nereye baksanız soygun düzeni var.
Kimin döneminde oluyor? Son 25 yılda oluyor. Bunlardan doğru dürüst hesabını veren oldu mu? Hayır. Doğrudur, hesabını veren olmadı. Hepsi rahat bir şekilde ellerini kollarını sallayarak gezdiler ve çoğunun yanına kâr kaldı.
“Soygunda yeni bir aşamaya geldik”
Şimdi soygunda yeni bir aşamaya geldik. Az önce saydım ve sayacağımız pek çok soygun, bir kişinin veya bir grubun halkı soymasıydı. Ama ilk kez başka bir şey oldu: Devleti yöneten bir noktada bazı siyasiler el ele verip halkı soydu.
Bir daha ifade ediyorum: Bazı siyasilerle devleti yöneten bürokratlar el ele verip halkı soydu. Yani soygunda yeni bir aşamaya geldik.
Çirkin ve çıkarcı bürokratla, çirkin de çıkarcı siyasetçi iş birliği yapıp devleti soyarsa orada çok büyük bir sorun var demektir. Ve bu sorunla toplumu, bu soruya dikkat çekmek lazım. Toplumun bu sorunu öğrenmesi ve bilmesi lazım.
Bu bir Jet Fadıl olayı değil. Bu bir İslami holding olayı değil. Bu bir devlet krizi. Çünkü siyasi ile siyasi ile diğeri, yani bürokrat, iş birliği yapıyorlar. Ne yapmak için? Vatandaşı soymak için.
Bir devlet vatandaşını soymaz. Bürokrat ve siyasetçi iş birliği yapıp vatandaşı soyuyorsa burada başka bir şey vardır.
“538 milyar lira”
Bakınız, son fon skandalı bunun en tipik örneğidir. Bir tarafında bürokratlar var, bir tarafında siyasiler var, acaba tasarrufumu iyi değerlendirebilir miyim diye vatandaş var. İki taraf kazanıyor, vatandaş kaybediyor. Bunun faturası diğerlerine göre çok ağır.
28 Ağustos ile 22 Eylül arasında fonlardan çıkan paranın tutarı 538 milyar lira. Bir daha ifade edeyim: 538 milyar lira. Bu büyüklüğü kimse fark etmez. 538 milyar lirayı siz hortumluyorsunuz. Kimler yapıyor bunu? Devlette görev alan bürokratlarla siyasiler iş birliği içinde yapıyorlar.
Soyunan vatandaşımızın sayısı ne kadar? 455.748 kişi. 455.700 vatandaşımız açıklıkla soyulmuş. Bir soygun düzeninin aracı hâline gelmiş siyasilerle bürokratlar el ele verip vatandaşı soyuyorlarsa ciddi bir sorunumuz var demektir ve bu sorunun üzerinde durmak gerekiyor.
Şimdi herkesin huzurunda üç soru soruyorum. Herkesin huzurunda:
Bir: Borsa vurgununda kimler kazandı? Bunu bilmeye hakkımız var. Eğer 538 milyar liralık bir rakamdan söz ediyorsak, bu vurgundan kimler kazandı? Bunu bilmemiz lazım.
İki: Kimler denetlemekle görevliydi? Borsayı kimler denetlemekle görevliydi? Onları da bilmemiz lazım.
Üç: Bu soygunu bildiği hâlde, bu soygunu bildiği hâlde kimler zamanında müdahale etmedi?
Üç temel soru. Üç temel soru: Kimler kazandı? Birinci sorumuz oydu. Borsa vurgununda kimler kazandı? Adı çok açık. Kaybedenler belli. Onu az önce söyledim: 455.748 kişi kaybetti. Ama vurguncuları bilmiyoruz, kazananları bilmiyoruz, köşeyi dönenleri bilmiyoruz. Vurguncuların ne ölçüde, kim ne kadar vurgun yaptı, onu bilmiyoruz.
Özellikle siyasiler ve siyasilere destek verenler gizleniyorlar. Bir isim çıktı siyasilerden, adı meşhur olan Fatma Betül Sayan Kaya. Dört ismi var. Dört dörtlük bir soygunu yapmış. Gerçekten tebrik etmek lazım.
“Kimler denetlemekle görevliydi?”
İkinci sorumuz: Kimler denetlemekle görevliydi? Öyle bir soygun var, kimler denetlemekle görevliydi?
Başta Sermaye Piyasası Kurulu olmak üzere çok sayıda kamu kurumu ve o kurumda çalışan denetçiler. Ama bunlar görevlerini yapmadılar veya görev yapmalarına engel olundu. Bu kadar soygunun görülmemesi mümkün değildi.
Üçüncüsü neydi sorumuz? Bu soygunu bildikleri hâlde kimler zamanında müdahale etmedi, kimler zamanında önlem almadı? Bunun yanıtı çok açık: Siyasiler.
Siyasiler... 4 Kasım 2025, 4 Kasım 2025. Türkiye Sermaye Piyasaları Genel Kurulunda Bakan bir açıklama yapıyor. Mehmet Şimşek, kendisi Hazine ve Maliye Bakanı. Özellikle bazı fonlar üzerinden manipülasyonların yapıldığını biliyoruz, diyor. “Biliyoruz.” diyor. “Tahmin ediyoruz.” değil, “Düşünüyoruz.” değil, “Duyum alıyoruz.” değil; “Biliyoruz.” diyor.
“O alanda da bir düzenleme eksikliği olduğunu da biliyoruz. Bu eksikliği gidereceğiz.” diyor.
Nerede söylüyor? Bu işin kalbinde söylüyor. Sermaye Piyasaları Genel Kurulunda söylüyor bu açıklamayı. Söyleyen kim? Maliye ve Hazine Bakanı. Sıradan bir bakan değil, bu işlerden sorumlu olan bir bakan.
“Madem biliyordun, neden önlem almadın?”
Sayın Bakan'a sormuştum: Madem biliyordun, neden önlem almadın? Hangi siyasi otorite, hangi güç senin görev yapmanı engel oldu? Engel olduysa neden o makamda duruyorsun? Sen görevini yapamadıysan neden o makamda oturuyorsun?
Bu soruyu sorduk ve gereği yapılmaktadır.
Değerli arkadaşlarım, daha acı olan bir şey de, hatta bir olay daha var. Daha acı olan, bu konuşmadan bir ay sonra Sayın Mehmet Şimşek'in iki aradıktan sonra Finansal İstikrar Komitesini topluyor olması. Yani gidişi görüyor, manzarayı biliyor. Zaten söylemiş. Finansal İstikrar Komitesini topluyor. Komitenin aldığı kararları gereğini yapması için Sermaye Piyasası Kuruluna gönderiyor. Gereğini yapması için...
Ama Sermaye Piyasası Kurulu 10 ay bunu tutuyor ve 10 ay borsada soygun artarak devam ediyor. Ta ki uluslararası endeks sağlayıcıların uyarısı geldikten sonra olay ortaya çıkıyor. Ve artık kaçınılmaz olarak buna müdahale etmemiz lazım, diyorlar.
Değerli arkadaşlarım, bu sıradan bir kriz değildir. Bu, devlet yönetimindeki bir krizdir, devlet krizidir.
Bu Bakan biliyor, ne olduğunu biliyor, neler yapılması gerektiğini biliyor. İlgili kuruma yazıyor. İlgili kurum Bakanı bile dinlemiyor, onayını dikkate bile almıyor. “Sen kimsin de bana böyle bir yazı gönderiyorsun?” diyebilecek cesareti gösteriyor bir bürokrat.
Bir bürokrat bir bakana bu kadar cesur davranamaz. Çünkü istediği Bakanı, istediği doğru şeyi ama yapmıyor bunu.
O zaman Mehmet Şimşek'in yapması gereken tek bir görev var: Görevini bırakmak ve istifa etmek.
Eğer makamına saygı duyuyorsan, Hazine ve Maliye Bakanı olan insan, senin yaptığını Sermaye Piyasası Kurulu yapmamışsa, Sermaye Piyasası Kurulu senin üzerinde bir egemen güç olarak duruyorsa o makamı derhal bırakacaksın kardeşim. Ne var? Bırakacaksın.
“Yönetim sıfır”
Hazine ve Maliye Bakanı, “Bakın ya, bu konuda bir şeyler var, bu borsada bir şeyler var. Ben biliyorum.” diyor. Kimlerin yaptığını da biliyor, ne olduğunu da biliyor.
Bir ay sonra Finansal İstikrar Komitesini topluyor. Bir ay sonra topluyor, onlar karar alıyorlar. Sermaye Piyasası Kuruluna göndereceksin, gereğini yapın diye. Kurul başkanı alacak senin yazını bir köşeye atacak, kararları bir köşeye atacak. Sonra ne olacak? “Ben seni dinlemiyorum, ben istediğim zaman istediğim kararı alırım.” diyor.
O zaman sen bakarsın kardeşim, sen bakarsın. Sen niye orada duruyorsun?
Bakın, Sayın Mehmet Şimşek'in dürüstlüğüne bir şey demiyorum ama yönetim sıfır, yönetim sıfır. Orada kimin gücüyle oturuyorsun sen? Hangi güç seni oraya oturtuyor? Sen bir an önce o koltuğu terk etmek zorundasın. Kendi geleceğini karalama bak.
“AK Parti'nin kendi içinde ciddi bir hesaplaşması var”
Değerli arkadaşlarım, bir şey daha var. AK Parti içindeki hesaplaşmalara da bakmamız lazım. Bu iş böyle birdenbire ortaya çıkmadı. AK Parti içinde, dedi Erdoğan, sonra iktidar mücadelesi var. Erdoğan giderse kim gelecek acaba? Bu son olayın arkasında bu hesaplaşma mı var?
Bunu sadece ben söylemiyorum, aşağı yukarı herkes söylüyor. AK Parti İstanbul Milletvekili, Güvenlik ve İstihbarat Komisyonu Başkan Vekili, bu kişi Sayın Serkan Bayram. O da söylüyor, rezaleti de söylüyor, fonları söylüyor, şikâyetlerini yapıyor. “Erdoğan sonrası hesaplaşma var.” diyor ve bütün bunların hepsini sayıyor. Üstelik bir yerde değil, birden fazla yerde.
Fakat bunları söyledi diye uyarı geliyor. İlk ses hesabından yaptığı açıklamada biraz özür diler gibi bir atmosfere giriyor. Bu insana yakışmaz. Söylediği sözün arkasında duracaksın arkadaş. Söylediğin sözün arkasını biliyorsan, söylediğin sözün arkasında duracaksın.
Burada ortada sadece bir fon meselesi değil, Türkiye'yi derinden ilgilendiren belli bir sorun var. Belli bir sorun var. AK Parti'nin kendi içinde ciddi bir hesaplaşması var, bakanların kutuplaşması var. Erdoğan giderse yerine kim gelecek? Bunun hesabı var, bu çatışma var.
Neden bu olaylar aylarca bekledi, günlerce bekledi? Neden öyle açılmadı? Bunun sorgulanması lazım. Sorumluluğu yalnız Sermaye Piyasası Kurulunun üstüne atıp kaçmak mümkün değil. Bütün bu ayrıntıların bilinmesi lazım. AK Parti içindeki hesaplaşmanın da ayrıntılarının ortaya çıkması lazım. Bunu da bekliyoruz.
Siz kendi aranızda hesaplaşabilirsiniz ama vatandaşı soyarak hesaplaşamazsınız. Borsa üzerinden manipülasyon yaptırarak hesaplaşamazsınız. Fatura kime çıkıyor? Tepișiyorlar, fatura vatandaşa çıkıyor. Ezilen vatandaş oluyor. 4000'i aşkın vatandaş mağdur oluyor.
“Bu bir devlet krizidir”
Değerli arkadaşlarım, bu bir devlet krizidir. O açıdan söylüyoruz. İlk dillendiren devlet krizi olarak ilk dillendiren parti de Cumhuriyet Halk Partisidir. Çünkü Cumhuriyet Halk Partisi olayları sağlıklı irdeler ve teşhisi de koyar.
Evet, bu bir devlet krizidir arkadaşlar.
Hesabını soracağız kör kuruşun. Bu, bu millet için yapacağız onu. Çalışan, alın teri döken insan için yapacağız. İnsan için yapacağız bunu, kadınlar için yapacağız.
Biz bunu, kör kuruşun hesabını kimseye, kimseye, kimseye yolsuzluk yaptı diye özel bir makam tahsis etmeyeceğiz.
Sorumuz vardı, değil mi? Onu her yerde sorun. Mehmet Şimşek'e: “Madem bu olay ortaya çıktı, sen aylarca niye bekledin kardeşim? Kim seni durdurdu? Hangi güç seni durdurdu? Milyarlarca lira, binlerce insan neden mağdur oldu? Ya bunun faturasını ödeyecek bir kişi yok mu? Nasıl oluyor bu düzen? Bu düzen kimin düzeni? Hortumcuların düzeni.”
Olmaz! Karşı çıkacağız. Kör kuruşun hesabını soracağız. Parlamentoda soracağız, sokakta soracağız, caddede soracağız, tarlada soracağız, fabrikada soracağız. Her yerde hesabını soracağım.
Biz hiç kimsenin önünde eğilmeyiz. Hiç kimsenin bizim verilmeyecek hesabımız yoktur. Verilmeyecek hesabımız yoktur. Ve her zaman şunu sorarız, söyleriz de: “Hesap sormazsanız namertsiniz, hesap sormazsanız...”
“Bürokraside siyasallaşma olmaz”
Bu bir... Bu bir devlet krizidir, değerli arkadaşlar. Yönetilemeyen bir devlet krizi. Yönetilemiyor, biliniyor, dokunulamıyor, biliniyor, ses çıkarılamıyor. Bir şeyler yapılmak isteniyor, Bakan kendi kurumuna sözünü geçiremiyor.
Bürokrasi... Bakın, devlette liyakata her zaman vurgu yaparız. Liyakat dediğimiz kavram sevgili Peygamberimizindir.
Şimdi siz işi ehline vermiyorsunuz, politize olmuş bir bürokrata veriyorsunuz. O kadar ciddi bir güç alıyor ki birilerinden, kendi Bakanının sözünü bile dinlemiyor. “Sen kimsin?” diyor. “Sen bana talimat vereceksin, ben kararımı kendim alırım. İstediğim zaman uygularım.” diyor.
Borsa soygununun temel felsefesi budur. Bürokrasi siyasallaşırsa, devlette liyakat biterse o zaman sorun var demektir.
Bürokraside siyasallaşma olmaz. Bürokrat devleti temsil eder, devletin memurudur. O devlet memurları... Kanun adı öyle “Siyasi Parti Memurları Kanunu” değil, iktidar partisinin memurları kanunu değil. Adı Devlet Memurları Kanunu.
Devlet memuruysan o zaman devletin çıkarlarını savunacaksın her yerde. Bürokratik kadrolar politize edilirse devlet, kurumsal olarak işlevini yerine getiremez. O nedenle bürokrasinin politize edilmemesi lazım.
“Dört buçuk yılda beş sefer Merkez Bankası Başkanı değiştirirsen enflasyonu önleyemezsin”
Bir ülkede, bakın, bunu da hafızanızın bir yerinde tutun: Bir ülkede dört buçuk yılda beş kez Merkez Bankası Başkanı değişmez.
Trump, Merkez Bankası Başkanını görevden alacağım dediği zaman, “Sen beni görevden alamazsın.” diye karşı çıkış yaptı Merkez Bankası Başkanı.
Eskiden Merkez Bankası başkanlarının görev süreleri vardı ve o görev süreleri içinde kimse dokunamazdı onlara. Onlar, yasaların öngördüğü kuralları yaparlardı fiyat istikrarını sağlamak için.
Dört buçuk yılda beş sefer Merkez Bankası Başkanı değiştirirsen enflasyonu önleyemezsin kardeşim. Nitekim geldiğimiz nokta da budur. Enflasyonu önleyemedik, derler.
Bir devlet yönetiminde, bir kurumu denetlemekle görevli olanlar, yani denetçiler, yani müfettişler, kurumu denetlemekle görevli kişiler, denetleyeceği kuruma yönetim kurulu üyesi olarak atanırlarsa o kurum denetlenmeyecektir. Ne yaparsanız yapın.
“Ben burada sizin garantinizim.” anlamına gelir. Ne demek? Devlet Denetleme Kurulunda görev alıyor, Borsa İstanbul'da yönetim kurulunda. Buyurun şimdi, o Devlet Denetleme Kurulunda görev alan ne yapacak? Borsa İstanbul'u denetleyecek. Ama orada kendisi yönetim kurulunda. Nasıl denetleyeceğim?
Akıl tutulması var. Devleti yönetenlerde bir akıl tutulması, kardeşim.
Borsa İstanbul iyi paralar veriyorsa sen oraya onu gönderemezsin, gönderemezsin. Ne işi var? Ne için orada?
Ben müfettişim, beni bir şirkete tayin ediyorlar yönetim kurulu üyesi olarak. Sonra şirkete ben gideceğim, denetim yapacağım. Olmaz! Olmaz!
Bu ne demektir? Soygun hep birlikte olacak arkadaşlar, demektir. Hiç meraklanmayın, malı götürün. Ben burada olduğum sürece kimse size dokunamaz.
Geldiğimiz nokta bu.
“Bunlar neyi denetleyecek?”
Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu Başkanı Borsa İstanbul'da, Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu üyesi, Cumhurbaşkanlığı Ekonomi Politikaları Kurulu üyesi, Varlık Fonu Yönetim Kurulu Başkan Vekili, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı... Ne kadar saysanız hepsi Cumhurbaşkanı ve Varlık Fonu. Bunların hepsi ballı börekli yerlerde görev alıyorlar.
Bunlar neyi denetleyecek? Yolsuzluk varsa denetlemezler ki. Ben ilk çağrımda mutlaka bu olayı denetleyin demiştim. Şimdi Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulunu görevlendirmişler. İyi de onların hepsi Borsa yönetiminde de görev almıştır. Hesap verecek olan kişi orada denetim yapacak. Yani gerçekten akıl tutulması.
Dolayısıyla bir devlet yönetiminde bürokratlarla siyasiler iş birliği yaparlarsa o devlet sağlıklı yönetilemez. Politize olmuş, yandaşlar atanırsa o devlet sağlıklı yönetilemez. Devlette liyakati yok edip yandaşları belli makamlara getirirseniz devlet yönetimi siyasallaşmış bürokratların eline düşer.
Bürokratlar siyasileri yönetmeye başlarlar. Çünkü çıkar iş birliği çıkacak. Çıkar iş birliğinde yolu, yöntemi gösteren bürokrat olacak, siyasetçi değil. Ve vurgunu paylaşacaklar.
Az önce söyledim, Mehmet Şimşek'i ifade etti. 2 Aralık'ta konuştu, Sermaye Piyasası Kuruluna yazıyı gönderdi. Bir ay sonra Finansal İstikrar Komitesini topladı ve onu kimse dinlemedi.
“Siz de yolsuzluğun bir parçası mısınız?”
Değerli arkadaşlarım, 3 Ekim günü başka bir hadise var. 3 Ekim günü Cumhurbaşkanı Yardımcısı Sayın Cevdet Yılmaz başkanlığında Fon Koordinasyon Kurulu toplanıyor. “Bu olayları değerlendirelim.” Fon Koordinasyon Kurulu toplanabilir, resmî kurum toplanabilir. Kurumun üyeleri var, üyelerle beraber gelir, konu değerlendirilebilir.
Ama Fon Koordinasyon Kurulunun görev yaptığı sırada, çalışma yaptığı sırada AK Parti Genel Başkan Yardımcısı orada, iki Grup Başkan Vekili orada. Ya sizin orada ne işiniz var? Siz de yolsuzluğun bir parçası mısınız, hırsızlığın bir parçası mısınız? Neyi kapatmak için oraya gittiniz? Hangi gerekçeyle siz oraya gittiniz?
Devlet yönetimiyle siyaseti nasıl iç içe getirebilirsiniz? Liyakati nasıl yok edebilirsiniz?
Peki, diğer partiler var mı? Çağırmışlar mı diğer partileri? Tüm partilerin grup başkanlarını veya grup başkan vekillerini davet edip “Olay şöyledir, olay şöyledir.” diye bilgilendirdi mi? Hayır.
Devlet yönetimiyle iktidar siyaseti birleşirse büyük sorunlar çıkar.
“Bizim Anayasa'dan önce bir Siyasi Ahlak Kanunu'na ihtiyacımız var”
Değerli arkadaşlarım, bu arada bir konuya daha değineyim. Sayın Erdoğan, Türkiye Büyük Millet Meclisini açış konuşmasında Anayasa'dan söz etti ve anayasal değişiklikten söz etti.
Yani partiler rekabet olabilir ama bir Anayasa'ya ihtiyacımız var. Doğru dürüst bir Anayasa'ya ihtiyacımız vardır.
Ben de burada Sayın Erdoğan'a bir çağrı yapıyorum: Bizim Anayasa'dan önce bir Siyasi Ahlak Kanunu'na ihtiyacımız var. Getir arkadaş, önce siyasi ahlakı... Eğer siyaset kirlendi ise yolsuzluğu engelleyemezsiniz. Siyasetin temiz olması lazım, hak olmaması lazım. Siyasetçi kirlenirse olmaz.
O nedenle Siyasi Ahlak Kanunu getir kardeşim. Hep beraber çıkaralım, oy birliği ile çıkaralım. Siyasi Ahlak Kanunu çıkaralım, arkasından Anayasa mı diyorsun, otururuz.
Neden? Çünkü biz Altılı Masa döneminde bu Anayasa'nın ülkeye hayır getirmediğini ve bu Anayasa'nın değişmesi gerektiğini oturup konuştuk, toplantıları yaptık, kamuoyuyla paylaştık. Hangi düzenlemeleri, nasıl yapacağımızı...
Evet ama Siyasi Ahlak Kanunu olmadıkça, siyaset kirlilikten arınmadıkça hangi kanunu getirirsen getir, gider siyasetçi-bürokrat iş birliği yapar, devleti soymaya kalkar.
Önce siyasi ahlakın, bunun çıkması lazım.
“Bizim önerilerimiz dört madde hâlinde”
Bizim önerilerimiz dört madde hâlinde. Bu önerileri, Sayın Grup Başkanım, bu önerileri bir şey yapın, çoğaltın ve gelen bütün arkadaşlara verin.
Birincisi şu: Sermaye Piyasası Kurulu olmak üzere, ilk başta Sermaye Piyasası Kurulu olmak üzere, doğrudan sorumlu olan, denetim görevinde bulunan ve hatta görevi gereği olanı denetleyebilecek bir açıklıkta mevkide bulunan bütün bürokratlar derhal görevlerinden alınmalıdır.
Birinci maddemiz var. Çünkü siyasetçiyle yolsuzluk açısından iş birliği yapıyorsan derhal alınmalı.
İkinci: 5 milyon lira ve üzerinde fona para yatıran ve paralarını 2026 Ağustos ve Eylül aylarında çekenlerin kimlik, unvan ve para miktarı bilgileri kamuoyuna açıklanmalıdır.
Kimler malı götürdü, bir görelim. Şeyi gördük, mağdur olanları gördük: 458.000 kişi. E, kim malı götürdü, onları da görelim. Hırsızın kimliğini niye saklıyorsunuz? Malı götürenin kimliğini niye saklıyorsun?
Mağduru saklıyorsun, hırsıza “Ben senin kimliğini koruyacağım.” diyorsun. Kimliği saklıyorsanız suç ortağı konumundasınız. Bunun da altını çizmek isterim.
Üç: Bu soygun sürecinin tüm ayrıntılarının ortaya çıkması için bünyesinde bağımsız uzmanların da olduğu özel bir komisyon oluşturulmalıdır.
Dört: Son olarak, bu soruşturma mutlak anlamda suç örgütü kapsamında değerlendirilerek işlem görmelidir.
Eğer suç örgütü, yani örgütlü bir suç kavramını sokmazsanız herkes 2 yıl, 5 yıl, 3 yıl alır, götüren götürür. Hatta çoğu hapse bile girmez, çıkarlar.
Eğer bu devlet krizi bir daha tekerrür etmesin diyorsanız bizim bu dört maddemize uyacaksınız.
“Her sorunda çözüm üreten parti Cumhuriyet Halk Partisidir”
Şundan emin olun: Her sorunun çözümü vardır. Her sorunda çözüm üreten parti Cumhuriyet Halk Partisidir.
Cumhuriyet Halk Partisi, tarihin, dünyanın en kötü partilerinden birisidir.
Cumhuriyet Halk Partisi, halk, hukuk ve adalet diyerek büyüyen bir partidir. Cumhuriyet Halk Partisi asla kirliliği kabul etmeyen bir partidir.
Cumhuriyet Halk Partisi, Gazi Mustafa Kemal'in, İsmet İnönü'nün, Bülent Ecevit'in, Deniz Baykal'ın partisidir.
Cumhuriyet Halk Partisi ahlaki değerleri yüksek olan bir partidir. Cumhuriyet Halk Partisi, Türkiye'nin temel taşıdır. Cumhuriyet Halk Partisi devlete yön çizen bir partidir. Cumhuriyet Halk Partisi hakkı, hukuku koruyan bir partidir.
Cumhuriyet Halk Partisi kimsesizlerin partisidir. Cumhuriyet Halk Partisi, Türkiye Cumhuriyeti'nin partisidir. Cumhuriyet Halk Partisi, boğazından aşağı haram lokma inmemiş olanların partisidir. Haram lokma inmemiş olanların partisidir.
Ve Cumhuriyet Halk Partisi kadınların, gençlerin partisidir. Cumhuriyet Halk Partisi ağzına ak olanların partisidir. Cumhuriyet Halk Partisi toplumu kucaklayan bir partidir.