Devlet Bahçeli: 'Sokak çağrısı geleceği tehlikeye atar'

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, TBMM Grup Toplantısı'nda yaptığı konuşmada, toplumsal huzursuzluk ve kargaşadan siyasi kazanç sağlamaya çalışanlara…

Devlet Bahçeli: 'Sokak çağrısı geleceği tehlikeye atar'

Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkanı Devlet Bahçeli, partisinin Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde (TBMM) düzenlenen grup toplantısında gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Konuşmasında toplumsal huzur, siyasi rekabet ve demokratik sorumluluk konularına değinen Bahçeli, sokak çağrıları üzerinden siyasi aktörlere mesaj verdi. Milli meselelerin siyasi kazanç uğruna istismar edilmemesi gerektiğini savunan Bahçeli, sokakların gerilim ve çatışma alanına dönüştürülmesine karşı çıktı.

Bahçeli'nin konuşması şöyle:

Milli iradenin tecelli ettiği bu kutlu mekânda yapacağımız her faaliyetin; milletimizin birliğine, devletimizin kudret ve adaletine, daha insani bir dünyanın teşekkülüne yönelik hayırlı hizmetlere vesile olmasını temenni ediyorum.

Değerli milletvekilleri, 19.yüzyılın sonlarında başlayan ve Düvel-i Muazzama denilen emperyalist devletlerin Türk topraklarını bölme, paylaşma ve yönetme amacını taşıyan Şark Meselesi, Türk milletini varlık mücadelesiyle karşı karşıya bırakmıştır.

1912 Balkan Harbi'nden Cihan Harbi'ne ve İstiklal Harbi'ne uzanan savaşlar içerisinde emperyalizmin hedefi açıktı: Türk milletini önce Avrupa'dan, sonrasında da Anadolu'dan tamamen çıkartmak.

Emperyalizmin kara bulutlarının vatan topraklarımızın her bir parçasını kuşatarak Türk ufkunu sardığı bir iklimde; işgal güçlerinin üslenmesine karşı tüten her ocakta, biçilen her başakta, boğazlardan geçen her bir lokmada ve velhasıl her bir Müslüman Türk'ün kalbinde ve aklında İstiklal ateşine ilişkin şu mısralar vücut bulmuştur:

"Sarsa da âfâkı efkâr-ı gam, Bir inşirah verir elbet Yaradan."

Cumhuriyet, bundan yüz üç yıl önce, çetin bir mücadelenin fecirinde istiklalimizin ufuklarına doğan inşirah güneşidir.

Bu inançla kurduğumuz Cumhuriyetimizin 103. yıl dönümünü şevkle, heyecanla, aziz ecdadımıza hürmet ve minnet duygularımızla kutladık.

Cumhuriyet'e gidilen süreçte Türk milleti, Mustafa Kemal Paşa ve kahraman silah arkadaşlarının arkasında saf saf dizilerek Anadolu'da Türk tarihinin ikinci Ergenekon Destanı'nı yazmıştır. Bu destan ki dünya tarihinin nadir ve nadide örneklerinden biri olarak cümle mazlum milletlere umut olmuştur.

Cumhuriyet; Osmanlı'nın savaş ve işgallerle yaralanmış toprağının şifası, bitap düşmüş yüreklerin devası, şühedanın aziz ruhunun inşası, gazilerin ise mutlu mirasının iadesidir.

Cumhuriyet, Türk aklının feraseti, Türk iradesinin isteği, Türk hakkının ve Türk gönlünün dergâhıdır.

Cumhuriyet, tarihin coğrafyamızı aydınlattığı hakikat, Türk irfanından süzülen fazilettir. En nihayetinde Türk milletinin her bir ferdinin iradesine emanet edilmiş hürriyettir.

Merhum Halit Fahri Ozansoy'un veciz ifadesiyle:

"Bir insan nihayet kemikle ettir, Bu et ile kemiğe can hürriyettir. En büyük hürriyet Cumhuriyet'tir."

"Cumhuriyet sana bırakılmış yalnızca bir miras değil"

Cumhuriyet sana bırakılmış yalnızca bir miras değil; aklınla, ahlakınla, azminle ve fedakârlığınla yaşatacağın bir emanettir. Ufuk sensin, güneş sensin, ümit sensin. Cumhuriyet'in kutlu olsun!

Ey çiçek açan Türk balası!

Sen bu toprakların geleceğine uzanan dalısın, istiklalin teminatı, istikbalin yarınısın. Tohum sensin, fidan sensin, hayat sensin, umut sensin. Cumhuriyet'in kutlu olsun!

Ey necip Türk milleti!

Cumhuriyet düzeninin mayası, istikrarının hamuru, kalkınma ve refahın nihai şeklidir. Millî egemenliğin demokrasiyle taçlandığı, millî düzenin hukuk ile tesis edildiği, makam ve statü ayırt etmeksizin haklının hukukunu koruyan adaletin payidar olduğu düzendir.

Cumhuriyet, behemehâl Türklüğün birlik ve dayanışma davasıdır. İrade sensin, feraset sensin, dirayet sensin. Cumhuriyet'in kutlu olsun!

Milliyetçi, milletçe birlik ve dirlik içinde ilelebet yaşasın, payidar olsun!

"Milliyetçi Hareket Partisi, Cumhuriyet'in geleceğe bakan gözüdür"

Kıymetli dava arkadaşlarım,

Cumhuriyet'in en büyük fazileti; kurumsallaşmış bir demokrasi, kalkınmış bir devlet, refah ve bolluk içerisinde yaşayan millettir.

Bugün toplumsal değerlerin, ahlaki normların ve siyasi düzen anlayışının buharlaşarak yeni bir forma kavuştuğu bir aşamadayız. Böylesi bir dönemde şahsiyetli bireycilik, şuurlu hürriyetçilik ve dayanışmacı toplum anlayışıyla Türk milletinin millî ve manevi değerlerini muhafaza edecek, ahlaki standartlarını yükseltecek ilke ve vizyon Milliyetçi Hareket Partisi'nin ve siyaset anlayışının esasındadır.

Milliyetçi Hareket Partisi, Cumhuriyet'in geleceğe bakan gözü, yarınları idrak eden aklı, istikbale koşar adım ilerleyen iradesidir. Cumhuriyet kazanımlarının varisi, millî devlet ve millî toplum düzeninin abisidir. "Önce ülkem ve milletim" düsturu ve sorumlu siyaset anlayışıyla millî uzlaşının zeminidir. Tarihle kavga etmeyen, coğrafyaya sırtını çevirmeyen, köklerinden aldığı ilhamla daima geleceğe açılan Türk siyasetinin kutup yıldızıdır.

Kuruluş döneminde atılan istiklal tohumlarını büyütmek ve gürleştirmek vazifemizdir. Cumhuriyet'in kurduğu düzeni güçlendirerek hem bölgemizde hem kültür ve gönül coğrafyamızda hem de cümle cihanda müessir kılmak, Türkiye'nin tarihî yürüyüş yoludur.

Aziz Atatürk'ün koyduğu muasır medeniyetler seviyesine erişme ülküsü; demokratik standartları ileri seviyelere taşımak, hak ve özgürlükleri hukuk ile kurumsallaştırmak, dış politikada kimsenin aklına ve inayetine muhtaç olmamak ve elbette müstemleke zincirlerinden, yeni nesil rüşvet ve tehditlerden kurtulmaktır.

Türkiye'nin dünya siyasetindeki yerinin merkezî yönü ise insanlığın olduğu her yerdir.

Milliyetçi Hareket Partisi olarak kaos ve çatışmaların ürettiği fırtınalara gebe olan dünyada; güven ve istikrarın limanı, barış ve refah ikliminin mimarı bir Türkiye idealinin sahibiyiz.

Bunun için ülkemizin ve bölgemizin huzur ve barış iklimini kirleten başta terörizm olmak üzere bütün radikal unsurlardan kurtulmayı mümkün kılacak Terörsüz Türkiye ve Terörsüz Bölge vizyonunun bütünüyle hayata geçmesi tarihî bir öneme sahiptir.

Siyasi rakiplerimiz sularda kulaç atmaya varsın devam etsinler; türlü karalamalar ve çarpıtmalarla suyu bulandırmayı sözüm ona siyaset zannetsinler.

Türk milleti kararını vermiştir: Terör bitecek, kardeşlik yükselecek, bölgemizde barış ve huzur inşallah sökün edecektir.

İstiklal­sizlikle çoraklaşan topraklarda refah ve güven yeşerecektir. İpleri emperyalizmin elinde olan kuklaların tiyatrosu son bulacak, her şeyin milletimize göre olduğu yükseliş çağı başlayacaktır.

"Bu çağın adı Türk ve Türkiye Yüzyılı, anahtarı ise Türk birliğidir"

Bu çağın adı Türk ve Türkiye Yüzyılı, anahtarı ise Türk birliğidir. O sebeple Terörsüz Türkiye ve Terörsüz Bölge diyoruz. Türk dünyasında birlik ve dirlik istiyoruz.

İş birliği potansiyelinin harekete geçirilmesiyle Türk Devletleri Teşkilatına üye devletlerin küresel etkinliğinin, huzur ve barışa katkılarının da artacağına inanıyorum.

Muradımız, Hazar ile Akdeniz'in hasretine son vermek, Isık Gölü'yle Van Gölü'nü kavuşturmak, Sakarya'yı buluşturmaktır. Dileğimiz, Merv'in yıldızlarını Söğüt'te seyretmek, Taşkent'in havasını Konya'da solumak, Bakü'de çalan Türkiye türküsüne İzmir'de eşlik etmek, bir şekilde doğan güneşi Ankara'da uğurlamak, Hoca Ahmet Yesevi'nin hürmet ışığını Mustafa Kemal Atatürk'ün cesaretiyle Türk dünyasında buluşturmaktır.

Bu bağlamda merhum Abdülhamit Süleyman Çolpan'ın gönül diliyle diyoruz ki:

"Birliğimizin sarsılmaz dağı, Ümidimizin sönmez çerağı, Birleşik millet, ey halkım, gelmiştir ya bedensin şimdi Türkistan bayrağı."

İşte birlik ziyasıyla Türk devletlerinin yolu aydınlanmalı; çağın gerektirdiği donanımla atılan umut tohumları, muhabbet fidanlarına, kardeşlik ormanına dönüşmelidir. Aynı kıbleye yönelen yürekler, Türkçe düşünen, Türkçe çağıran diller, ortak bir gelişme stratejisiyle kendi mukadderatına yön vermelidir.

Bu vesileyle Ankara'da düzenlenen Türk Devletleri Teşkilatı 13. Zirvesi'nde üye ülkeler arasında kurumsal bağların güçlenmesi, ekonomik, teknolojik, kültürel ve askerî ilişkilerin gelişmesi, siyasi ve stratejik iş birliklerinin artması yönündeki kararlılığın ve güçlü iradenin bir kere daha ortaya konulmasından memnuniyet duyduğumuzu vurgulamak istiyorum.

167 maddeden oluşan sonuç bildirgesindeki ortak geleceğimizi şekillendirecek iş birliği alanlarının, bağımsız ve egemen her üye devletin huzur, güven ve refahına katkı sağlayacağına yürekten inanıyorum.

Türk Devletleri Teşkilatı güçlenerek yoluna devam edecek, Türk Yüzyılı'nı inşa ederken bölgesel barış ve huzur ile küresel düzende de kurumsal bir kale olacaktır.

"Avrupa'nın pedal çevirecek dermanı da kalmamış görünmektedir"

Değerli milletvekilleri,

Fransa ile başlayan ve farklı vesilelerle diğer Avrupa ülkelerine de sirayet eden sosyal hareketler, çok kısa bir zamanda kamu düzenini ve toplumsal huzuru bozan şiddet içerikli gösterilere dönüşmüştür.

Milliyetçi Hareket Partisi olarak Avrupa'da vuku bulan bu süreci başından beri yakından takip ediyoruz. Avrupa Birliği'nin temel hak ve özgürlükler noktasındaki hassasiyetini üyesi olan devletlere de hatırlatmasını bekliyoruz.

Şiddetin gittikçe tırmandığı gösterilerin altında yatan temel sebeplerin Avrupalılar tarafından iyi okunması gerektiği kanaatini taşıyoruz.

Uzun zamandır göçmen karşıtlığıyla, İslam'a ve Türklüğe düşmanlık taşımak suretiyle siyasi rant oluşturma peşinde koşan Avrupa'nın ektiği fitne tohumları kendilerine dönmeye başlamıştır.

Avrupa bugün her zamankinden daha fazla güvenlik kaygılarıyla karşı karşıyadır. Artan maliyetler, azalan sosyal refah ve ekonomik sıkıntılar Avrupa toplumlarında sosyal öfkeyi büyütmüştür.

Avrupa artık Sanayi Devrimi'nin dinamizmini yaşadığı, ekonomik ve teknolojik üstünlüğünü tartışmasız biçimde koruduğu dönemde değildir. Küresel rekabette güç kaybetmekte, ekolojik ve siyasi etkisi giderek azalmaktadır.

Buradan Avrupa için söylenen şu sözü hatırlatmak isterim:

"Avrupa bisiklet gibidir; ilerlemek zorundadır, durursa düşer."

Zira Avrupa'nın pedal çevirecek dermanı da kalmamış görünmektedir.

Bu doğrultuda Avrupa Birliği'ne, Türkiye'nin egemenlik hakları kapsamında uluslararası hukuka uygun atılımlarını sorgulamak ve laf yetiştirmek yerine zayıflayan ekonomilerine, ihlal ettikleri değerlere, tepetaklak giden sosyal ve ekonomik düzenlerine odaklanmalarını tavsiye ederim.

Bugün Türkiye; sahip olduğu jeopolitik konumu, güçlü devlet tecrübesi, üretim kapasitesi, genç nüfusu ve bölgesel ilişkileriyle Avrupa'nın her zamankinden çok daha fazla ihtiyaç duyduğu bir ülkedir. Buna rağmen her fırsatta Türkiye'ye karşı tavırlarına devam edildiğinde, Türkiye'nin daimî üyelik talebi sudan bahanelerle görmezden gelindiğinde hatırlatırım ki Avrupa'nın yeniden doğrulmaya ne zamanı ne de fırsatı kalacaktır.

"Düzen ve dirlik bir toplumun temel unsurlarıdır"

Saygıdeğer milletvekilleri,

Avrupa'da yaşanan sosyal kaos, bölgemizdeki çatışma ve savaş atmosferi bize düzen ve dirliğin önemini göstermektedir.

Düzen ve dirlik, bir toplumun huzur, güven ve istikrar içerisinde varlığını sürdürebilmesinin temel unsurlarıdır. Düzen, yaşamanın belirli kurallar, ilkeler ve değerler çerçevesinde şekillenmesini ifade ederken dirlik, bu düzenin sağladığı huzur, uyum ve esenlik hâlini temsil eder. Bu iki kavram, toplumsal yaşamın sürdürülebilirliği yanında bireylerin güven içerisinde yaşayabilmesi ve ortak bir gelecek inşa edebilmesi bakımından da büyük önem taşır.

Türk düşüncesinde düzen ve dirlik; kâinat içinde dünyayı, dünya içinde tabiatı, tabiat içerisinde insanı ve diğer mahlukatı tasavvur etmenin anahtarıdır. Bu yönüyle dirlik, toplumu toplumla, toplumu töreyle, töreyi ise devletle kaynaştıran birliğin kapısı; birlik ise onun çatısıdır.

Milliyetçi Hareket Partisi olarak birey, toplum ve devlet sacayağına oturttuğumuz düzen ve dirlik anlayışımız, aynı zamanda bireyin şahsiyet, toplumun fazilet, devletin ise adalet kavramlarıyla mühürlendiği medeniyet telakkimizdir.

Şeyh Edebali'nin "İnsanı yaşat ki devlet yaşasın." sözünden yola çıkarak insanın yüce değerini tanımak, kabul etmek ve bunları güvence altına almak düzen anlayışımızın temelini oluşturmaktadır. "İnsanın ahlak iledir." düsturunca toplumsal yaşamın her alanında fazileti ve dürüstlüğü tesis etmek ise bu temel üzerinde yükselen sosyal sütunları oluşturmaktadır.

"Devletin dini adalettir." şiarıyla hukukun üstünlüğüne ve yüksek demokratik standartlara sahip siyasal sistem ile hizmette kaliteyi esas alan şeffaf ve hesap verebilir kamu yönetimi, düzen ve dirlik anlayışımızın siyasal çatısını teşkil etmektedir.

Çok şükür, Türkiye dirlik ve düzen içindedir. Lakin Türkiye'nin dirlik ve düzeni, aynı zamanda bölgesel ve küresel sistemde denge ve istikrarın tesisiyle doğrudan ilgilidir.

Uluslararası sistemde büyüyen ve derinleşen adaletsizlik, insanı yaşamından, toplumu huzurundan, devletleri ise istikrarından hızla uzaklaştırmaktadır. Böylesi bir durumda Türkiye, egemenlik haklarının gerektirdiği tedbirleri almak mecburiyetindedir.

"Türkiye ile Libya arasındaki mutabakat memnuniyet verici"

Türkiye ile Libya arasındaki deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasına ilişkin Mutabakat Muhtırası'nın Libya Temsilciler Meclisi tarafından 20 Ekim 2026 tarihinde onaylanmış olması memnuniyet verici bir gelişme olmuştur.

Uzun bir tarihî geçmişe, ortak kültür ve anlayışa sahip iki dost ülke arasındaki ilişkilerin daha da geliştirilmesi yönündeki iradenin bir sonucu olan söz konusu Mutabakat Muhtırası, uluslararası hukukun hakkaniyet ilkeleri temelinde iki ülkenin hak ve menfaatlerini gözetmekte, herhangi bir ülkenin hakkını ya da uluslararası hukukun ilke ve kurallarını ihlal etmemektedir.

Akdeniz havzasında, bilhassa da ülkemizin ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin egemenlik sahasında herhangi bir oldubittiye izin verilmeyeceğini defaatle ve kararlılıkla dile getiren Türkiye; komşularımızla dostane ilişkileri pekiştirmek, karşılıklı rıza ile iş birliği mekanizmaları ihdas etmek, hükümetler arasında yakınlaşmayı sağlamak, haklarımızı da tahkim etmek suretiyle tüm bölgede barış, huzur ve istikrarı tahkim etmek arayışındadır.

Ne var ki Türkiye ile Libya arasındaki dostane ilişkilerden rahatsızlık duyanların bu gelişme üzerine feryat ettikleri de görülmüş ve tarafımızca not edilmiştir.

Yunanistan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve onları Türkiye aleyhine kışkırtan İsrail, ayrıca birlik dayanışması adı altında Türkiye'yi Rum ve Yunan tezleriyle eleştirmekten çekinmeyen Avrupa Birliği'nin bu gelişmeden rahatsızlık duydukları hemen ortaya çıkmıştır.

Avrupa Birliği Komisyonu Başkanı ve Avrupa Birliği Konseyi Başkanı'nın yaptıkları ortak basın açıklaması, Avrupa Birliği'nin çelişkilerle dolu yaklaşımını ve çaresizliğini ifşa etmiştir.

Brüksel'deki tüm yetkililer anlamalıdır ki tam bağımsız şekilde ve sadece kendi menfaatleri doğrultusunda kararlar alıp uygulayabilme kudretine ve iradesine sahip olan Türkiye'ye parmak sallamak, istikamet tayin etmek, neyi yapıp yapamayacağına dair talimatlar vermek hiç kimsenin olmadığı gibi Avrupa'nın da harcı değildir. Türkiye, onların beklenti ve taleplerine uygun davranmak zorunda değildir.

Ayrıca Akdeniz'e kıyıdaş ülkelerin egemenlik haklarına saygı göstermek, herkes için hukuken ve siyaseten en doğru karar olacaktır.

"Türkiye çok taraflı diplomasinin somut bir tezahürüdür"

Diğer yandan 23 Ekim 2026 tarihinde İstanbul'da gerçekleştirilen Türkiye, Mısır, Pakistan, Suudi Arabistan ile Almanya, Birleşik Krallık, Fransa ve İtalya dışişleri bakanlarının toplantısı, Türkiye'nin uluslararası barış ve istikrar için yürütmekte olduğu çok taraflı diplomasinin somut bir tezahürü olmuştur.

Türkiye'nin sahip olduğu gücü ve diplomatik kapasitesini etkin bir şekilde kullanması, bölgesel meselelerde kilit bir role sahip olduğunu bir kere daha göstermiştir.

Zira R4 dışişleri bakanları tarafından yayımlanan ortak bildiri, başta Filistin meselesi olmak üzere Yemen ve Suudi Arabistan arasındaki çatışmaya kadar bölgemizdeki istikrarın yeniden tesis edilmesine yönelik önemli mesajlar da içermiştir.

7 Ağustos 2026 tarihinde Mekke'de imzalanan Türkiye Cumhuriyeti, Pakistan İslam Cumhuriyeti ve Suudi Arabistan Krallığı arasında Ortak Savunma için Mekke Anlaşması, taraflar arasındaki güven, iş birliği ve dayanışmayı artıracak, bölgemizde yaşanan sorunların çözümünde dış müdahalelerin etkisiz kılınmasını sağlayacak bir diğer önemli gelişmedir.

Tarafların askerî imkân ve yeteneklerinin konuşlandırılması da dâhil olmak üzere uygun görecekleri tedbirlerle birbirlerine destek olmasını öngören Mekke Ortak Savunma Anlaşması, onaylanmak üzere Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin gündemindedir.

Hususi saldırganlığın sona erdirilmesi ve sivil kayıpların önüne geçilebilmesi amacıyla bu anlaşma hükümleri çerçevesinde tüm imkânlar harekete geçirilmelidir.

Taraflar arasında savunma ve savunma sanayisi iş birliğinin daha da geliştirilmesinin gerekli olduğunu kayda geçiren söz konusu anlaşmanın, 21 Ekim 2026 tarihinde Doha'da Türkiye, Katar, Pakistan ve Endonezya arasında imzalanan Bedir Mutabakatı'yla daha sağlam bir zemine kavuştuğu da bir gerçektir.

Zira dört dost ve kardeş ülkenin savunma sanayisi alanındaki birikimini, kabiliyetlerini ve kapasitelerini bir araya getirerek askerî üretim, ortak araştırma ve geliştirme, teknoloji paylaşımı ve teknik askerî eğitim alanlarında iş birliğini artırmayı hedefleyen Bedir Mutabakatı'nın iki üyesi olan ülkelerden biri aynı zamanda Mekke Ortak Savunma Anlaşması'nın tarafıdır.

Ortak projelerin belirlenmesi, onaylanması ve hayata geçirilmesini öngören bu mutabakat, savunma sanayisinde ürün tedarikine dayanan ilişkilerin ötesinde birlikte geliştirme, birlikte üretme ve müşterek kabiliyetler kazanma anlayışının güçlendirilmesi bakımından stratejik önem taşımaktadır.

Türkiye'nin savunma sanayisinde son yıllarda elde ettiği üstün başarılar, bu yeni gelişmeler sayesinde dost ve kardeş ülkelerin güvenlik ihtiyacının karşılanmasında önemli katkılar sunacaktır.

"İsrail'in önünde önemli bir fırsat oluşmuştur"

Diğer yandan bölgemizdeki güven ve istikrar ikliminin bozucu unsuru olan İsrail'deki seçimler, sonuçları itibarıyla önemli gelişmelere gebedir.

İsrail seçimleri, yönetim için gerekli çoğunluğun elde edilemediğini ortaya koymuş, İsrail siyasetini adeta ortadan ikiye bölmüştür. Arap partilerinin bu tabloda güçlü bir konum elde etmesi dikkat çekici bir gelişme olmuştur.

Bu sonuçlar, İsrail toplumunun önemli bir kesiminin geçen yıl hükümetinin Gazze ve Filistin politikalarına yönelik tutumunun dikkatle değerlendirilmesi gerektiğine işarettir.

Bununla birlikte İsrail'in önünde önemli bir fırsat oluşmuştur. Bu fırsatı bölgede barış ve huzur ikliminin tesis edilmesi, toplumsal uzlaşının güçlendirilmesi ve farklı kesimlerin bir arada yaşama iradesinin pekiştirilmesi için değerlendirmek mümkündür.

Bu çerçevede Arap partilerinin de yer aldığı bir hükümetin kurulması, İsrail siyaseti açısından önemli ve tarihî bir adım olacaktır. Böyle bir adım, İsrail'in toplumsal barışına katkı sağlamakla kalmayacak, bölgesel barış ve istikrarın güçlendirilmesi açısından da yeni imkânlar yaratabilecektir.

Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Trump'ın ve uluslararası Yahudi kuruluşlarının, İsrail halkının tümünü kapsayan bir hükümet oluşumunu desteklemesi, Filistin için yürütülen barış çabalarında yeni ve pozitif bir aşamayı da mümkün kılacak; İran ve Yemen dâhil bölgesel istikrarsızlıkları tetikleyen çatışmaların çözümüne katkı sağlayacaktır.

Bize göre Arap partilerinin de temsil edildiği, toplumsal uzlaşmayı ve barış içinde bir arada yaşama iradesini güçlendirecek yeni bir hükümetin kurulması yönündeki fırsat değerlendirilmeli, Kudüs İttifakı gerçekleştirilmelidir.

İsrail'de farklı unsurların temsil edildiği bir yürütme, bu seviyede Müslüman halklar arasındaki kutuplaşmayı azaltacak ve uzlaşı kültürüne katkı sunacaktır.

Niçin bu tarihî adım, bugünün siyasi dengelerine yönelik bir çözümle sınırlı kalmayan, aynı zamanda geleceğin barış ve istikrarına yapılmış önemli bir yatırım olacaktır.

"Sorumlu söylemlerle toplumu sokağa çağırmak kabul edilemez"

Kıymetli dava arkadaşlarım,

Bilindiği gibi Gazze ateşkesine rağmen Batı Şeria'da illegal yerleşimcilerin saldırılarına her gün yenileri eklenmektedir.

Amerika Birleşik Devletleri'nin İsrail ile İran arasındaki askerî çatışma ve Hürmüz Boğazı eksenindeki gelişmelerde bölgesel barış ve istikrarı tehdit etmeyi sürdürdüğü görülmektedir.

Nitekim taraflardan gelen son açıklamalar, Amerika Birleşik Devletleri'nin yeniden saldırı seçeneğini gündemde tutmaya devam ettiğine, İran'ın ise askerî ve ekonomik baskıya rağmen temel pozisyonundan vazgeçmek niyetinde olmadığına işaret etmektedir.

Diğer taraftan Rusya ile Ukrayna arasındaki savaşın sonlandırılmasına yönelik girişimlerde henüz başarı sağlanamamıştır. Bu durum, belirsizliğin devam edeceğini; savaşların sebep olduğu enerji, ekonomi, ticaret ve tedarik alanlarında yaşanan menfi yansımaların tüm dünyada daha büyük tahribata yol açma ihtimalinin bulunduğunu göstermektedir.

Bu kaygı verici gelişmeler yanında Suriye ve Irak'ta sevindirici gelişmeler vuku bulmaktadır.

Irak Başbakanı'nın, "Silahların devlet elinde toplanması geri dönüşü olmayan nihai bir karardır." şeklindeki beyanlarıyla yasa dışı silahlı grupların silahsızlandırılmasına yönelik bir irade ortaya koyması, Terörsüz Bölge hedefinin meyve vermeye devam edeceğine işaret etmektedir.

Irak'ın egemenlik sahasının tamamında devlet otoritesinin tesis edilmesi, Irak halkı ve bölgemiz için kuşkusuz memnuniyet vericidir.

Türkiye ve Irak arasındaki güçlenen ilişkiler, Kalkınma Yolu Projesi'nin hayata geçmesiyle çok daha ileri bir noktaya taşınacak; ilişkilerimiz yeni dönemde artan ticaret, insani temaslar, ekonomik büyüme ve refahla şekillenmeye başlayacaktır.

Birçok önemli uluslararası toplantıya ev sahipliği yaparak diplomaside öne çıkan Türkiye, güvenilen, itibar edilen, barışçı çözümlerin adresi olan bir ülke konumuna ulaşmıştır.

Bu nedenle Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan'ın şahsında, Türkiye'nin itibarını artırma adına emeği geçenleri tebrik ediyorum.

Değerli milletvekilleri,

Türk düşüncesinin kıymetli mütefekkirlerinden Farabi'nin şu sözü, bugün içinde bulunduğumuz siyasi ve toplumsal süreçleri anlamak bakımından son derece anlamlıdır:

"Önce doğruyu bilmek gerekir. Doğru bilinirse yanlış da bilinir. Ama önce yanlış bilinirse doğruya ulaşılamaz."

Öyleyse evvela doğruyu bilmek, atılan adımları hakkaniyetle değerlendirmek ve meseleleri siyasi ihtiyaçların gölgesinde değil, devletin bekası ve milletin geleceği perspektifinden ele almak gerekir.

Bugün Türkiye'nin terörden arındırılmış, huzur ve güvenliğin hâkim olduğu bir geleceğe ulaşması, ülkemizle birlikte bütün bölgenin istikrarı açısından da hayati bir meseledir.

Terörsüz Türkiye ve Terörsüz Bölge hedefi, günübirlik siyasi hesapların ötesinde milletimizin huzuruna, devletimizin gücüne ve gelecek nesillerimizin güvenliğine ilişkin stratejik bir husustur.

Böylesine önemli bir süreçte atılan adımları, yürütülen çalışmaları ve ortaya konulan iradeyi görmeden, anlamadan ya da bütün bunları bildiği hâlde görmezden gelerek toplumu karamsarlığa, kutuplaşmaya ve kaosa sürüklemeye çalışmak kabul edilebilir bir siyasi tutum değildir.

Elbette her siyasi adım eleştirilebilir, her karar sorgulanabilir. Demokratik toplumların gücü de zaten eleştiri ve denetim mekanizmalarından gelir.

Ancak eleştiri ile istismar arasındaki çizgiyi, demokratik itirazla toplumsal huzuru hedef alan kışkırtıcılık arasındaki farkı iyi bilmek gerekir.

Hele ki terörün sona ermesi, kardeşliğin güçlenmesi ve bölgesel huzurun tesis edilmesi gibi hayati hedeflerin söz konusu olduğu bir dönemde sorumsuz söylemlerle toplumu sokağa çağırmak, milletin ortak geleceğini tehlikeye atmaktan başka bir sonuç doğurmayacaktır.

Asıl mesele, eleştiriyi sorumlulukla yapmak; farklı düşünceleri ülkenin birliğini, milletin huzurunu ve hukukun üstünlüğünü gözeterek dile getirmektir.

6 Ekim tarihli Türkiye Büyük Millet Meclisi grup konuşmasında, "İdeolojik koordinatlarımız farklı olsa da politik merkezimiz Türkiye'dir. Siyasi rekabet alanımız ne kadar geniş olsa da pergelimizin sabit ucu Ankara'dır. Siyasette yöntem olarak ayrılsak da yönümüz Türk istiklali ve egemenliğidir." demiştim.

"Siyasette arınma ertelenemez bir gereklilik"

Millî meseleleri siyasi kazanç uğruna istismar etmek ne demokratik olgunlukla ne de toplumsal sorumlulukla bağdaşır. Sokakları gerilim ve çatışmanın adresi hâline getirmeye çalışmak siyasetin konusu olamaz. Siyasetin görevi tahrik etmek değil, birleştirmektir; kutuplaştırmak değil, kucaklaştırmaktır. Ülkemize ve milletimize değer katan bir anlayışı hâkim kılmaktır.

Kimse yanlış hesap yapmasın, toplumsal huzursuzluktan, kargaşadan ve ayrışmadan medet ummasın. Türkiye'nin ihtiyacı, aklın ve ahlakın gereğini yapmak; sağduyuyu, hukukun üstünlüğünü ve demokratik zemini güçlendirmektir.

Artık yolsuzluğun, kirliliğin ve siyasetin üzerine çöken bütün yükleri geride bırakmanın zamanıdır. Siyaseti kişisel hesapların, parti taassubunun ve kısır çekişmelerin gölgesinden kurtarıp ahlakla; toplumsal hayatımızı ise huzurla, güvenle ve umutla buluşturmanın vaktidir.

Vatandaşlarımızın sabrını anlayın. Yük almak yerine yük olmaya devam etmekte ısrar edenler, milletin irfanını da ferasetini de hafife almasın.

Cumhurbaşkanımızın riyasetinde, Cumhur İttifakı'yla büyütülen kardeşlik ve dayanışmaya zarar vermesin. Bu kadar emek ve gayretin nihai durağı insanlıktır ve insani değerler siyaset dâhil her şeyin üstündedir.

Akıl öfkeye, nezaket kabalığa, zarafet görgüsüzlüğe, helal kazanç tamahkârlığa, terbiye edepsizliğe terk edildiğinde insanlık ölür, adamlık da yok olur. Uzaktan adam görünenlerle adamlığa uzak olanlar, surette farklı olsalar bile sirette birdir ve bizim nazarımızda adam bile değildir.

Bu vesileyle bir kez daha siyasette arınmanın ertelenemez bir gereklilik olduğunu vurgulamak istiyorum.

Zira Türkiye, kutlu sözdür; sinemizde satır satır Türkiye'yi gören gözdür, ufkumuzu kuşatır. Türkiye cevherdir, özgürce, kardeşçe yaşatır.

Deniz Ay
Editör Güncellendi: 3 Kasım 2026 11:25