DOLAR 7,5345
EURO 8,9835
ALTIN 411,423
BIST 1541,98
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 13°C
Sağanak Yağışlı

Yükselen kıta Afrika’da güç mücadelesi: Türkiye – Son Dakika Haberleri

Türkiye’nin 2000’li yıllardan itibaren ilk önemli adımlarını attığı Afrika politikası, bugünlerde ekonomiden insani yardıma, savunma sanayiinden eğitme kadar birçok alanda yükselen ilişkilerle kendisini gösteriyor.

Yükselen kıta Afrika’da güç mücadelesi: Türkiye – Son Dakika Haberleri
12.02.2021 15:00
A+
A-

Barış, istikrar, insani yardım, kalkınma, kaynakların adil paylaşımı ve eşitlik prensipleriyle özetlenebilecek olan Türkiye’nin yaklaşımı dünyadaki birçok ülkeden farklılık gösteriyor.

Bu farklılığın bir yansıması olarak Afrikalı liderler tarafından sıcak bir şekilde karşılanan Türkiye, bu alanda siyasi, askeri, kültürel ve ekonomik ilişkilere ivme kazandırmak amacıyla ilk adımını 1998 yılındaki “Afrika’ya Açılım Eylem Planı” ile atmayı denedi.

Bu adımı, hükümetin kararlı bir şekilde 2005’i “Afrika Yılı” ilan etmesi izledi.

İlişkiler birçok alanda ivme kazanırken Türkiye, 2008’de düzenlenen Afrika Birliği (AfB) zirvesinde bu kıtanın stratejik ortağı ilan edilirken aynı yıl İstanbul’da yapılan Türkiye-Afrika Ortaklık Zirvesi’nin ardından, 2010’da da Afrika Stratejik Belgesi kabul edildi.

Türkiye 12 Nisan 2005 tarihinde Afrika Birliği’nde (AfB) gözlemci ülke statüsü kazandı ve 5 Mayıs 2005 tarihinde Addis Ababa büyükelçiliğimiz AfB nezdinde akredite edildi. Ayrıca, Ocak 2008’de Addis Ababa’da yapılan 10. AfB Zirvesi’nde alınan kararla, ülkemiz AfB’nin stratejik ortaklarından biri olarak ilan edildi. 2008 ve 2014 yıllarında Afrika-Türkiye zirveleri düzenlendi; üçüncü zirvenin ise 2021’de Türkiye’de gerçekleştirilmesi planlanıyor.

Türkiye, 2005’te başlattığı Afrika açılımı çerçevesinde bölge ülkeleriyle başta siyasi ilişkiler olmak üzere ticaret, yatırım, kültürel projeler, güvenlik ve askeri iş birliği gibi birçok alanda hızla ilerliyor.

Peki, yükselen kıta Afrika ile ekonomik ilişkiler ne seviyede?

Son 18 yılda, Türkiye ve Afrika ülkeleri arasındaki siyasi güven çok daha ileri seviyelere taşındı. 18 yıldan beri, Türkiye’nin Afrika ülkeleri ile ikili ticaret hacmi 4 kat arttı.

Öyle ki, Türkiye’nin Afrika ile ticaret hacmi 2003 yılında 5,3 milyar iken şu an 22 milyar doları aşmış durumda.

Türkiye’nin Afrika’daki yatırımları 7 milyar doları, Türk müteahhitler tarafından Afrika’da yürütülen projelerin değeri de 65 milyar doları geçti.

Ekonomi: Çin-Türkiye

2000’ler sonrasında ekonomik olarak dünyada daha fazla öne çıkan ve Türkiye, artan ekonomik refahın ortaya çıkardığı yatırım imkânlarını, iki ülkeye gelecek vaat eden bir bölgeye; Afrika’ya yönlendirdi.

İki ülkenin Afrika ülkeleriyle dış ticaretine bakıldığında Çin-Afrika 205 milyar dolar, Türkiye-Afrika 22 milyar dolarlık bir hacme sahip.

Çin’in 360 milyar dolar düzeyinde olan Afrika yatırımları, Türkiye açısından 7 milyar dolarlık bir hacimde.

Ekonomik olarak iki ülkenin yatırım profilleri büyük farklılık gösterse de Afrika yatırımları Çin’in toplam yatırımlarının yüzde 18,5’ini oluştururken, Türkiye’nin toplam yurt dışı yatırımlarında yüzde 15’lik bir paya sahip.

Öte yandan Türkiye’nin Afrika ülkelerine ihracatından da artış yaşanıyor. 

Son yıllarda, Afrika ülkelerine ile 4×4 taktik tekerlekli zırhlı araçlar ihraç edilmeye başlanmıştı. 2020’nin sonlarına doğru TUSAŞ, ANKA insansız hava aracının (İHA) ilk ihracatını Tunus’a gerçekleştirdi.

Büyükelçilikler, TİKA, MAARİF Vakfı, Emre Enstitüsü, THY…

Türkiye’nin Afrika ile ilişkilerinin hızlanmasında büyükelçilik sayısının artırılması, önemli bir itici güç olarak göze çarpıyor.

Türkiye’nin Mayıs 2009’da 7’si Sahraaltı Afrika’da (SAA) olmak üzere Afrika’da toplam 12 büyükelçiliği bulunurken, halihazırda bu sayının 42’ye yükselmesi dikkat çekiyor.

Sierra Leone’nin başkenti Freetown ve Ekvator Ginesi’nin başkenti Malabo’ya atanan büyükelçiler, 2018’de görevlerine başladı.

Büyükelçiliklerin yanı sıra Anadolu Ajansı (AA), Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı (TİKA), Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı (AFAD), Yunus Emre Enstitüsü (YEE), (TMV) ve Türk Hava Yolları (THY), KIZILAY, Anadolu  Ajansı (AA) gibi Türk kurumlarının kıtadaki varlığı yaygınlaşıyor.

Afrika’da ortaklık politikasında yakalanan ivmenin önemli bir göstergesi de Türkiye’nin bu bölgeye yönelik adımlarının Afrika ülkelerinden de karşılık bulması olarak öne çıkıyor.

2008’de beşi SAA’da olmak üzere 10 Afrika ülkesinin Ankara’da büyükelçiliği bulunurken bu sayı 34’e yükselmiş durumda.

Öte yandan, Türkiye’nin, 46 Afrika ülkesiyle Ticaret ve Ekonomik İş Birliği Anlaşması, 28 kıta ülkesiyle Yatırımların Karşılıklı Teşviki ve Korunması Anlaşması, 12 Afrika ülkesiyle de Çifte Vergilendirmenin Önlenmesi Anlaşması bulunuyor.

Afrika’dan 27 ülkeyle Karma Ekonomik Komisyon toplantıları düzenlenirken, Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu’nun (DEİK) 43 Afrika ülkesiyle iş konseyleri bulunuyor.Türkiye, Afrika ile etkileşimini güçlendirmek için araçlarının gelişimini de ediyor. Halihazırda THY’nin Afrika’da 35 ülkede 53 destinasyona erişimi bulunuyor.

Afrikalı öğrencilere Türkiye’nin sağladığı bursların da bu kıtayla ilişkilerin gelişiminde önemli bir unsur olduğu dikkati çekerken, 1992’den bu yana toplam 10 bin 474 Afrikalı öğrenciye lisans, lisansüstü ve doktora bursları verildi.

Somali

Türkiye’nin Afrika politikasında Somali’nin özel bir yeri bulunuyor. Erdoğan’ın başbakanlığı döneminde 2011’de felaketinden etkilendiği sırada bu ülkeye yaptığı ziyaret, uluslararası toplumun dikkatini bu bölgeye çekerek açısından dönüm noktası niteliği taşıyor.

Ziyaretin ardından TİKA, IZILAY ve sivil toplum kuruluşlarının katkılarıyla Türkiye’nin yurt dışındaki en büyük insani yardım operasyonu başlamıştı.

Somali Cumhurbaşkanı Muhammed Abdullahi Muhammed, 2018’de Türkiye’yi iki defa ziyaret etti. Bu ülkeyle 2018’de Türkiye-Somali Karma Ekonomik Komisyon (KEK) toplantısı düzenlendi.

Türkiye’nin yurt dışındaki en büyük ve Afrika’daki ilk askeri üssü de Somali’de bulunuyor.

Türkiye ayrıca 1991’de tek taraflı bağımsızlığını ilan eden Somaliland bölgesel yönetimiyle Somali Federal Hükümet arasında üstlendiği arabulucu rolü çerçevesinde, İstanbul’da bu yıl 3. Somali-Somaliland Akademik Çalıştayı’na ev sahipliği yaptı.

Türkiye’nin Afrika polistikasını en iyi bilen isimlerden birine, Türkiye’nin Dakar (Senagal) Büyükelçisi Prof. Dr. Ahmet Kavas’a sorduk…

Kavas, Türkiye’nin Afrika politikasıyla ilgili sorduğumuz soruları cevapladı.

[ürkiye’nin Dakar (Senagal) Büyükelçisi Prof. Dr. Ahmet Kavas. Fotoğraf: AA]

Türkiye’nin halihazırdaki Afrika politikasının, hangi parametreler üzerine inşa edildiğini düşünüyorsunuz?

Şahsen 30 yılı aşan bir süredir Afrika’yı yerine göre çok özel bir konuda en ince ayrıntıları ile bazen de genellemeler yaparak öğrenmekteyim. Türkiye söz konusu olduğunda ise bu kıtaya devlet eliyle ilk defa en ciddi hamleleri merhum Cumhurbaşkanımız Turgut Özal ve merhum Başbakanımız Necmettin Erbakan yaptı.

Fakat dönemin şartları onların yaptıklarını yapmak istediklerinin yanında çok sınırlı kalmaya zorladı. Ülkemizde bu kıta ülkelerinin adları söylendiğinde kemikleşmiş bir vurdumduymazlık vardı. En yaygın cümle “Afrika’da ne işimiz vardı” ile başlar ve hemen konu kapatılırdı. Bu çok maksatlı bir cümleydi ve buna kimse bir anlam veremiyordu. Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan işte bu iki önemli devlet adamımızın yapamadıklarına odaklandı ve hedefi de hep büyüterek geçmişin ihmalkârlıklarını sadece telafi etmekle kalmadı, uluslararası ilişkilerin en güncel konularıyla yakından ilgilenerek 2020’lerde “Afrika’da çok işimiz var” cümlesinin neredeyse herkesçe kabulünü sağladı.

"Dostluk ve kardeşlik üzerine kuvvetli ortak bir mirasımız var"

Osmanlı Devleti şayet ayakta kalabilseydi ve muasırları diğer Müslüman yönetimler de varlıklarını sürdürebilselerdi belki Afrika’nın birçok ülkesiyle çok hızlı irtibatlar gelişecekti.

Bizim bu anlamda en büyük sermayelerimizden birisi dostluk ve kardeşlik üzerine kuvvetli ortak bir mirasımızın olmasıdır. Bunun tüm taraflarca kabulü konusunda yeterli çalışmalar yapamasak bile bu yakın gelecekte olabilecektir. Karamsar değilim, ama yeni kuşak akademisyenlerin büyük çoğunluğunun günümüzün yapay güncel konularının dışına çıkamamaları bu süreci istemeden geciktiriyor.

Uluslararası ilişkilerde son yıllarda sıkça kullanılan ve “kazan-kazan” olarak ifade edilen bir teori var. Genelde kıta dışından yatırım ve yeni müşteri arayışında gelen kalkınmış ve zengin ülke yöneticileri bunu çok dile getiriyor.

“Kazandır-Kazan”

Haliyle muhatapları Afrikalı devlet adamları da bunu demeçlerinde devamlı dile getiriyorlar. Türkiye’nin yaklaşımını ben bu son 15 yılda daha çok “kazandır-kazan” olarak okuyorum.

Burada kazandıran taraf öncelikle imkân sahiplerinin olmalı, yani Afrika dışından yatırım için gelen ülkeler. Bu anlamda ülkemizin giderek artan etkinliğinde alan elden çok veren el olma gayretidir. Dışarıdan gelenlere genelde tepkili olan Afrikalılar bizleri tanıdıkça daha yakın ve sıkı ilişkiler kurmaktalar. Eksiğimiz, hatamız mutlaka olacaktır. Önemli olan onları fark edip düzeltmektir.

Afrika’nın iki asırdır her türlü kaynağı Avrupalı sömürgecilerce tek taraflı kullanılıyordu, edilgen taraf hep kıta yerlileri oluyordu. Kazananlar ise daima dışarıdan gelerek ne bulurlarsa alıp gidenlerdi. Osmanlı mirasının belki de en hassas ölçüsü bu idi. Zira temel amaç kıtayı bitirmek değil, yaşatmaktı. Tabii ki bu devasa coğrafyada insanın mayasında sadakat ve yardımlaşma vardı. Kendisine uzanan dostça elleri binlerce yıldır geri çevirmedi. Türkiye’nin 15 yılda geldiği seviye aslında bu ilişki tarzını yeniden canlandırmak ve daha ilerilere götürmek şeklinde özetlenebilir.

Afrika’daki şehirleşme trendi ile birlikte Çin’in altyapı yatırımlarına yaptığı finansman desteği artarak devam ediyor. Birçok ülke Çin’e ciddi anlamda borçlu. Bu konudaki tecrübesi de dikkate alındığında, Türkiye, ekonomik anlamda nasıl bir rol oynayabilir?

Afrika’da ne yöneticilerin çoğunun ne de toplumlarının Çin devletini yakından tanıdıklarını zannetmiyorum. Kıtadaki ve de uluslararası toplumdaki Çin’in Afrika’daki varlığı algısı yine bu devletin propagandasına dayalı şekillenmiş durumda.

Afrikalılar eğer kıtalarında bu ülkenin etkinliğini bu yakın tarihi ile ilişkilendirebilseler birçok konuda daha farklı kararlar alırlar. COVID-19 az da olsa Çin’deki çok az Afrikalının ister öğrenci, ister işadamı olarak bulunsunlar ne kadar dışlandıklarını göstermeye yetti. Ama çabuk unutuldu. Yine de çok kapalı bir devletle muhatap olduklarını az da olsa anladılar. 1947’den bu tarafa Uygur bölgesindeki uygulamaları Afrika basınında yer almasa bile sanal ortamda Afrikalılar tarafından da takip ediliyor.

Çin belki birçok ülkenin altyapısına ciddi anlamda kendi finansmanı ile talip oluyor. Büyük ihaleler alıyor ve bunları da inşa ediyor. Fakat bunu yaparken tamamlanan çalışmanın getirisinden en çok kazanan taraf genelde sadece kendisi oluyor. Yerel halka istihdam alanı açmak yerine her alanda ihtiyacı olan insan gücünü sadece kendi ülkesinden getirip çalıştırdığı her ortamda dile getiriliyor.

Ülkeler Avrupalı sömürgeci devletlerin kendilerini geri bırakmalarından kaynaklanan altyapı eksikliklerini bir an evvel telafi etmek için Pekin yönetimine aşırı talepte bulunuyorlar ya da bulunmak zorunda kalıyorlar. Bir şeyi çok iyi biliyorlar. Aldıkları altyapılarının finansmanları için borçlarını değil ödemek, bir gün daha zor durumda kalacaklarını da fark ediyorlar. Hatta COVID-19 sürecinde borç sildirme talepleri oluyor.

"Projelerin zamanında tamamlanması, yerel istihdama ağırlık verilmesi ve yerinde üretim Türkiye’nin farkı" 

Türkiye bu anlamda Afrika ülkeleri ile iş birliği yaparak kıtanın mevcut kaynaklarını müşterek değerlendirerek ilerlemeyi hedefliyor. Yani ülkelerin borçlanmada en büyük sıkıntıları projelerin taahhüt edilen sürelerinde bitirilememesi ile başlıyor.

Kıtada Türk müteşebbisleri ile birlikte yeni bir yabancı yatırımcı süreci başladı. Projelerin zamanında tamamlanması, yerel istihdama ağırlık verilmesi, mümkün mertebe yerinde yapılan üretimden faydalanmak gibi konular ülkemizi daha öncelikli hala getiriyor. Ülkemiz yatırımcıları Libya’da 1970’li yıllarda başladıkları taahhütlük hizmetlerini adeta bir okul olarak telakki ettiler. Bilhassa 1990’larda Sovyetlerin yıkılması ile farklı ülkelere de bu tecrübelerini taşıdılar. Şantiyelerinde ülkemiz insanı yanında yerel iş gücüne de çok yer vererek onların çalıştırıldıkları her alanda yetişmelerini sağladılar.

Somali ordusuna verilen askeri destek ve Libya’da meşru hükümete sağlanan askeri danışmanlık, bölge ülkeleri tarafından nasıl okunuyor. Bu okuma, Fransa ve Çin’in üslerine bakış açısından farklılık gösteriyor mu? Türk savunma sanayiinin ilk ihraçları ile birlikte (Tunus-Anka, Tanzanya-zırhlı askeri araç), Afrika bu anlamda nasıl bir potansiyel barındırıyor?

Gerek Somali ve gerekse Libya’da Türkiye’nin askerî açıdan etkinliği bütün kıta genelinde ilk defa yakından takip ediliyor. Bunda uluslararası medya organlarının yaşanan süreçleri haberleştirmesi de etkili oluyor.

Ne yazık ki özellikle bu konuda Türkiye-Somali veya Türkiye-Libya medyası tarafından verilen bilgilerden çok uluslararası etkin belli haber kaynaklarının tarafgir yayınlarının tesirlerinde kaldıkları da bir gerçek. İlk defa kıtadaki iki ülke Türkiye’den askerî anlamda uluslararası kurallara riayet ederek destek alıyor.

Haliyle farklı ülke yöneticileri de bu süreci yakından takip ederek bu anlamdaki geçmişteki ilişkilerine mahkum olmadıklarını biliyorlar. Geçmişte Türkiye epeyce dışa bağımlı bir ülke idi ve nice hayatî ihtiyacını ancak müsaade edildiği kadar temin edebiliyordu. Satın almak için kaynağı bulunsa dahi ancak özel şartlara bağlı alım yapabiliyordu. Şu anda Afrika ülkeleri de bu girdaptan çıkma mücadelesi veriyorlar. İhtiyaçları olan teknolojinin savunma sanayindeki en son ürünlerini alabilmek için kendilerine sadece finansmanın yetmediği, mutlaka belli bir zaman beklemeleri gerektiği bahanelerinin bilincindeler.

Savunma sanayii ürünleri konusunda kıta ülkeleri kendi iç güvenlikleri için en tabii ihtiyaçlarını bir an evvel temin etmek istiyorlar. Bu anlamda Türk savunma sanayii onlar için ciddi bir çözüm olarak kabul görmektedir.  

2000’li yıllardan itibaren Rusya’nın artan insani destekleri ve Çin’in borç diplomasisi göze çarpıyor. Türkiye yumuşak güç anlamında Afrika’da neler yapıyor, bu konuda bir paradigma değişikliği yapılması gerektiğini düşünüyor musunuz?

2000’li yıllarda Afrika’daki yeni aktörler arasına Türkiye de girdi. Şimdilerde çok sık ifade edilen Çin’in adı yanında Hindistan ve Brezilya da ifade edilmektedir. Son yıllarda Rusya’nın da etkinliği dikkat çekmeye başladı. 1960’lı yıllarda Sovyetler Birliği ile başlayan daha çok askerî ve siyasî etkinliğine ekonomik ilişkilerini ilave ederek devam ettirme uğraşında. Afrikalı yöneticiler arasında eğitimlerini Sovyetler Birliği zamanında alan çok sayıda asker ve emniyet kökenli devlet adamı ve bürokrat var.

Çin’in finansman getirerek büyük ihaleleri alması, Rusya’nın ise askerî alanlarda farklı Afrika ülkelerinin eğitim ve malzeme bakımından ihtiyaçları yanında doğrudan insan gücü ile destek vermesi dikkat çekmektedir. Özel birliklerini Orta Afrika Cumhuriyeti ve Libya’nın doğusunda görevlendirmesi bir tür 1960’lı yıllara dönüş gibi algılanıyor.

Afrika ülkelerinin kendi geleceklerinin güvenli şekilde tesisi vaat edilen sürelerde ödenmeleri imkânsız finansmanlarla borçlandırılarak olamaz. Ya da ülkelerin farklı toplumları arasında çıkan kavgaları yatıştırmak için uzun süreli uluslararası barış gücü askerleri ile istenilen neticenin alınamadığı çok örnek var. Ruanda katliamı uluslararası toplumun gözü önünde yaşandı. Somali adeta 30 yıldır kendi iradesiyle yönetilemez bir sürece sokuldu. Libya’da rejim değiştirme müdahalesi yönetilemez bir devlet modeline dönüştü. Orta Afrika Cumhuriyeti adeta belli ülkelerin güç gösterisine sahne olması dışında yerel halkı çileden çıkaran bir sürece girdi.

Tükiye’nin Afrika’daki etkinliği öncelikli olarak diplomasi alanında kendisini ispatla başladı. Kıtada yeni diplomatik temsilcilik açma sürecine 1960’lı yıllarda bir türlü ayak uyduramayan ülkemiz bu açığını 2008 yılındaki hamlesi ile hızlıca kapatmaya başladı ve aradan geçen 12 yılda kıtada en fazla temsilciliği olan ülkeler arasına girdi.

Dünya genelinde Çin, ABD, Fransa, Japonya ve Rusya’dan sonra Türkiye mevcut diplomatik temsilciliğiyle altıncı sıraya yükseldi. Afrika’da ise Çin 52, ABD 50, Fransa 47, Türkiye ve Almanya 42, Rusya 40, Japonya ve İngiltere 36 büyükelçilik açmışlar. Hindistan 2018’e kadar 29 olan sefaret sayısını son üç yılda 19 artırıp 47’ye çıkarmayı hedeflese de henüz onun da 36 büyükelçiliği var.

Türkiye bugünlerde Gine Bissau’ye de büyükelçi atayarak toplamda 43 ülkede büyükelçiliğe sahip olacak. Böylece 2008’de artırmaya karar verdiği diplomatik temsilciliğini 31 ülkede daha açmış oldu. Türk dış politikasının Afrika en yeni ve dinamik alanı oldu.

Kıta ülkelerinin de 2000’li yıllarda Ankara’da 8/10 kadar olan temsilcilikleri artık 40 olmak üzere. Bu da aslında büyük bir başarı.

Ekonomik anlamda Türkiye eski sömürgeci devletler ve yeni aktörler arasında Afrika’da etkinlik kurmaya çok geç başladı. Bazı petrokimya ile ilgili ham maddeleri almanın dışında çok sınırlı ticari mallar satarak birkaç yüz milyon doları geçmeyen bir iş birliği vardı.

1992’de Hindistan iki milyar dolar, Çin 500 milyon dolar seviyelerindeki ekonomik alışverişlerini birincisi 50 milyar dolar seviyesine çıkarırken, ikinci adeta 400’e katladı ve 200 milyar dolardan bahsedildiği yıllar oldu.

Türkiye de Afrika ülkeleri ile karşılıklı ticaretinde takriben 40, hatta 50 kat artış göstererek bugün 25 milyar dolarlardan bahsediyoruz. Yatırımcılarımız 21. yüzyılın Afrika kıtası adına en etkin güçleri olmaktalar. Dün iş insanlarımız iş ararken, artık her ülke onları davet edip iş vermek istiyor.

THY tek başına Afrika semalarında destan yazmaktadır. Sadece insan değil, aynı zamanda insanlık taşımaktadır.

Türkiye’nin insani yardımlarda geldiği seviye başka bir ülke adına asla mümkün olmayacak bir durumda"

İnsani yardımlar konusunda Türkiye’nin Afrika ülkelerinde geldiği seviye başka bir ülke adına asla mümkün olmayacak bir durumdur. Bir taraftan beş kıta bir TİKA düsturuyla çıktığımız yolda, yanı başında Diyanet Vakfı, MAARİF Vakfı, Yurtdışı Türkler ve Akraba Toplulukları, KIZILAY ve Yunus Emre Enstitüleri, diğer tarafta isimsiz kahramanlar sivil toplum kuruluşlarımız kıtada nerede ihtiyaç sahibi var, orada kimsenin dili ile kültürü ile uğraşmadan sadece insani değerlerin anlam bulmasına gayret ediyorlar.

En ücra köydeki insanların su kuyusunu dert edinen bir toplumun dünyada benzeri yok. Kimsenin kendine ait kimliğine karışmadan onun elinden tutarak, dünyanın herhangi bir coğrafyasındaki gibi bugünün nimetlerinden istifade etmesi için çalışılıyor.

Doktorlarımız, mühendislerimiz, kısacası tüm gönüllülerimiz tarihimizin en güzel insani hasletlerine dokunan seferberliği yapmaktalar. Ülkemizde şu an 25 bin civarında Afrikalı öğrenci bilimin her alanında eğitim görüyor. Binlerce mezun var. Bunlar ülkelerine dönüp dernekler kurdular ve tüm bu gelişmelerin tesisinde onların katkısı çok büyük.

Maarif Okullarında artık on binlerce öğrenci kendi ülkelerinde kalarak modern eğitimin fırsatlarından istifade ediyorlar. Avrupalılar ve diğer kıtalardan Türkiye’nin Afrika’daki hamlelerini genel anlamda öğrenmek isteyenler üç noktaya bakıyorlar: Temsilcilik, THY ve TİKA. Bunları ülkelerin üzerinde işaretleyince Türkiye’nin geldiği seviye kendiliğinden ortaya çıkıyor.

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.